Ne zaman suyu akmayan eski bir çeşme görsem eski sevdaları anımsarım. Ve hiç görmediğim, tanıklık etmediğim zamanların, hiç tanımadığım insanlarını, hiç bilmediğim günlerini özlerim. Çeşmenin başına indiğinden bahsedilen yüzlerce güzelin, hiç de güzel olmadığı ama en güzelmişçesine sevildiği yıllara giderim. Yüreklerin çarpışındaki masumiyeti nelerde arayıp da bulacağımı şaşırırım ben bazen. Onların tadı yoktur ki hiçbir şeyde, bilirim. Olmayacaktır da, çok iyi bilirim. Sevdadan dili yananların acısını kutsal sayanlardanım ben, dilini dilime pelesenk edenlerdenim.
Ağzı fincana benzeyen kızlar vardır onlarda, yeşil ördek gibi göllere dalar sevdalılar… Hiç yadırganmaz, o insanlar, o hayvanlar, o eşyalar; nasıl da kanlı canlıdırlar, nasıl da olağan… Öyle oldukları için güzeldir onlar, aklımıza gelmeyeni dile getirdikleri, bir imkansızlığın zerre ihtimali için ne canlar verilebileceğini hissettirdikleri için. Aşkın yalnızca aşk olduğu zamanlardan geldikleri için… Ve onlara ‘aşk’ demek yaraşmaz nedense, onlar ‘sevda’dır. Türküler, sevdadır. Şarkılardaki gibi sevilmek güzeldir güzel olmasına da türkülerdeki gibi sevilmek yine de evladır.
Aşık Veysel’in, biri beğenmediğinde ‘sen bir de benim gözümle bak’ diyerek bahsettiği ve yanık türkülerle anlattığı kızın ceylan gibi gözleri yoktur, tahmin edersiniz, boyu posu sülün değildir, dişlerinin, inci gibi olmak şöyle dursun, aslında çarpık olduğunu bilirsiniz. Ama o kızı seversiniz ve beğenirsiniz onu, kendi gözlerinizi bir kenara bırakırsınız işte, türkü böyledir. Türküler belki de bu yüzden gözler kapalıyken daha içli söylenir. Lazım gelen, başka bir gözle bakmaktır, sevdalının gözünden bakmaktır sevdalıya.
Böylesi, sevdaların kaderindendir. Tabiatındandır sevdalık bilmenin. İmkansızı istemektir sevdalık. Bir onu istemektir, bir de onunla ölmeyi. Onunla yaşamayı düşünemeyecek kadar atmaktır aklı başından. Bataklığa baktığın pencereden cenneti görmektir; balçıkta ve çamurda, cennet ırmaklarına ayak ucunu değdirivermektir. Umudunu kesmemektir, bu dünyadan kestiğinde umudu, bin katını öbür dünya için beslemektir sevda. Kavuşma umuduyla solumaktır nefesini ve bunun için can vermeye razı gelmektir. ‘Benim ol’ demektir sevda. Her şeyi göze alması için içten dualar ederek ve az vaatle çok gerçeğin peşine düşerek. Senin değil de başkasının olana, bela okumaya varmamasıdır dilinin. En büyük bedduası ‘beni özle’ olanların işidir sevda, ona değil onu gören gözüne kahredenlerin… Sevdalık, yıllar yılı acı çekenlerindir.
Hiç gelmeyecek olanı bekleyenlerin, onun elinden zehir olsa içenlerin, yolunu yolundan geçirenlerindir. Kurban olanlarındır sevda, hayran olanların… Derde derman diye sarılanlarındır, bir ömrünü onun yoluna serenlerindir. Kızgınlığı sevdasının içinde eriyip gidenlerin, kavuşamayıp yataklara düşenlerindir. İnce hastalıkların ince insanlarıdır sevdalılar. Öyle kalırlar. Günler geçti, yıllar tazelendi, geleceğimiz geçmişimiz oluverdi. Çokça zaman, çokça insan, çokça tecrübe. Sevdalar, türkülere gizleniverdi. Tozlandıkça parladılar, parladıkça can yaktılar, can yaktıkça ‘can’ oldular. Sevdaydılar. Gün bugün, türkülerse dünün. Ve bugün; sevdalar, hiç olmadığı kadar kara, türküler hiç olmadığı kadar sevda. Sevda türkünüz, canınıza değsin…
Türküler Sevdadır
Ne zaman suyu akmayan eski bir çeşme görsem eski sevdaları anımsarım. Ve hiç görmediğim, tanıklık etmediğim zamanların, hiç tanımadığım insanlarını, hiç bilmediğim günlerini özlerim. Çeşmenin başına indiğinden bahsedilen yüzlerce güzelin, hiç de güzel olmadığı ama en güzelmişçesine sevildiği yıllara giderim. Yüreklerin çarpışındaki masumiyeti nelerde arayıp da bulacağımı şaşırırım ben bazen. Onların tadı yoktur ki hiçbir şeyde, bilirim. Olmayacaktır da, çok iyi bilirim. Sevdadan dili yananların acısını kutsal sayanlardanım ben, dilini dilime pelesenk edenlerdenim.
Ağzı fincana benzeyen kızlar vardır onlarda, yeşil ördek gibi göllere dalar sevdalılar… Hiç yadırganmaz, o insanlar, o hayvanlar, o eşyalar; nasıl da kanlı canlıdırlar, nasıl da olağan… Öyle oldukları için güzeldir onlar, aklımıza gelmeyeni dile getirdikleri, bir imkansızlığın zerre ihtimali için ne canlar verilebileceğini hissettirdikleri için. Aşkın yalnızca aşk olduğu zamanlardan geldikleri için… Ve onlara ‘aşk’ demek yaraşmaz nedense, onlar ‘sevda’dır. Türküler, sevdadır. Şarkılardaki gibi sevilmek güzeldir güzel olmasına da türkülerdeki gibi sevilmek yine de evladır.
Aşık Veysel’in, biri beğenmediğinde ‘sen bir de benim gözümle bak’ diyerek bahsettiği ve yanık türkülerle anlattığı kızın ceylan gibi gözleri yoktur, tahmin edersiniz, boyu posu sülün değildir, dişlerinin, inci gibi olmak şöyle dursun, aslında çarpık olduğunu bilirsiniz. Ama o kızı seversiniz ve beğenirsiniz onu, kendi gözlerinizi bir kenara bırakırsınız işte, türkü böyledir. Türküler belki de bu yüzden gözler kapalıyken daha içli söylenir. Lazım gelen, başka bir gözle bakmaktır, sevdalının gözünden bakmaktır sevdalıya.
Böylesi, sevdaların kaderindendir. Tabiatındandır sevdalık bilmenin. İmkansızı istemektir sevdalık. Bir onu istemektir, bir de onunla ölmeyi. Onunla yaşamayı düşünemeyecek kadar atmaktır aklı başından. Bataklığa baktığın pencereden cenneti görmektir; balçıkta ve çamurda, cennet ırmaklarına ayak ucunu değdirivermektir. Umudunu kesmemektir, bu dünyadan kestiğinde umudu, bin katını öbür dünya için beslemektir sevda. Kavuşma umuduyla solumaktır nefesini ve bunun için can vermeye razı gelmektir. ‘Benim ol’ demektir sevda. Her şeyi göze alması için içten dualar ederek ve az vaatle çok gerçeğin peşine düşerek. Senin değil de başkasının olana, bela okumaya varmamasıdır dilinin. En büyük bedduası ‘beni özle’ olanların işidir sevda, ona değil onu gören gözüne kahredenlerin… Sevdalık, yıllar yılı acı çekenlerindir.
Hiç gelmeyecek olanı bekleyenlerin, onun elinden zehir olsa içenlerin, yolunu yolundan geçirenlerindir. Kurban olanlarındır sevda, hayran olanların… Derde derman diye sarılanlarındır, bir ömrünü onun yoluna serenlerindir. Kızgınlığı sevdasının içinde eriyip gidenlerin, kavuşamayıp yataklara düşenlerindir. İnce hastalıkların ince insanlarıdır sevdalılar. Öyle kalırlar. Günler geçti, yıllar tazelendi, geleceğimiz geçmişimiz oluverdi. Çokça zaman, çokça insan, çokça tecrübe. Sevdalar, türkülere gizleniverdi. Tozlandıkça parladılar, parladıkça can yaktılar, can yaktıkça ‘can’ oldular. Sevdaydılar. Gün bugün, türkülerse dünün. Ve bugün; sevdalar, hiç olmadığı kadar kara, türküler hiç olmadığı kadar sevda. Sevda türkünüz, canınıza değsin…