Diva KadınOP. DR. GÖKÇEN ERDOĞAN0312 417 1788MENÜ

BLOG

Şans

Şans

Kuraklık, insanın beynindeydi.

1984’te Mardin’in bir köyünde doğdum. Yaşayacaklarımla ilgili fikrim, olasılıkları hesap edecek aklım yoktu. Ama her şeye rağmen bu, benim hayatıma teşekkürüm.

 Dokuz  kardeşin en küçüğüyüm. En şanslısı diyenler de var ama benim şanstan anladığım onlarla aynı değil. Şans var edebildiğiniz bir şey; bir parçası ana rahminden sizinle birlikte dünyaya sızan ama geri kalanını seçimlerinizle şekillendirebileceğiniz bir şey. Ben şanslı değildim, her anı için Allah’a şükrettiğim yaşamımı elimden geldiğince doğru şekillendirdim. Başkaları da yapabilirdi, yapamayanlar kendilerine şanssız, yapabilenlere şanslı dediler ve oldu bitti.

Evlendirilmek istediğimde on dördüme yeni girmiştim. Yüzüne bakılır tüm genç kızlar gibi evde kalma eşiği olan on sekizime gelmeden baş göz edilmek istendim. Kan bağım olan biriyle ve adet bile görmediğim hesaba katılmadan. Benden kadın olmamı bekliyorlardı, oysa çocukluğumun son kullanma tarihi henüz gelmemişti.

Kitap okumam, yılda nereden baksanız yüz defa yasaklanırdı ve düşünebilen bir varlık olma ihtimalim hep korkuyla karşılandı.  Hala saygıyla ve minnetle andığım öğretmenlerim olmasa diğer kardeşlerim gibi şansımı yaratmaktan men edilirdim. Onlar beni, okuyabilmem için yıllarca her sabah evimden aldı. Önlük giyemeyen tek çocuk değildim, ayağında ayakkabısı olmayan ya da okul defterlerini silip yeniden kullanan tek çocuk da değildim. Yoksulluk, koca evrende bizi işaretlemek için koyulmuş bir işaretti sanki. Ama buna aldırış etmedim. Her istediğimde televizyon izleyememek beni başka hayal alemlerine taşıdı. Köyde hepi topu birkaç televizyon vardı ve tahmin edebileceğiniz gibi biri bizim evde değildi. Yerine yeni meşgaleler buldum. Yazdım. Çizdim. Kurdum kafamda. Belki de dünya bu değildi ve biz içinde bulunduğumuz bu hayattaymış gibi yapıyorduk başka bir hayatın kahramanıyken. Yoksulluğu ve yoksunluğu yaşayarak anlamak istiyorduk, kim bilir… Hayır aslında biliyordum her şeyin benim olduğunu ve kabullenebiliyordum. Aşmak istiyordum ama barışıktım da olanlar ve olmayanlarla.

Mum ışığında çizdiğim fizik projem, güç bela aldığım pamuktaki fasülyem, ezberlediğim ilk şiir ve aşık olduğum ilk şair: Mona Roza… Siyah güller ak güller… Okumak güçtü, düşünmek güçtü, hayal kurmak güçtü ama yılmadım.

Babam beni ildeki bilgi yarışmasına yollamayı bir kuzu karşılığında kabul etmişti. Öğretmenimin henüz sahip olmadığı ve nasıl sahip olacağını bilmediği kuzu, hayatımı değiştirdi. Soruları bildim, yanıtları değil soruları bildim evet. Hayat, benim için soruları bilinirse kolaylaşacak bir şeydi. Yanıtlar zaten bilinmesi gerekenlerdi.  Bilemediğim tüm sorular ve tüm yanıtlar, birer eksiklik olarak tezahür etti bünyemde ve onları bilmek için gecelerim gitti.

Özel bir okulun kadrosuna ücretsiz davet edildiğimi müjdeleyen öğretmenim, avuçlarıma umutsuzluğunu da bıraktı fark etmeden.  Zaman geçtikçe başlık paramın da düşeceğini düşünerek dertlenen babam, köyde asiye çıkan adımın utandırdığı annem, çoktan çoluk çocuğa karışmış ablalarım ve beni tehlikeli bir mayın gibi gören ağabeylerim, önümde koca bir setti. 1onbeşime giriyordum ve okumak için bana verilmiş yılların sonuncusundaydım.

Kemiklerimi kırmak istediklerini ama öğretmen ve kaymakam yüzünden yapamadıklarını biliyordum. Beni sevmek isteseler bile şımartmaktan korktuklarını görüyordum. Devletin koruması altında olduğumu düşünseler de onlar, ben benimle aynı coğrafyada yaşayan tüm genç kızlar gibi devletin ihmali altında olduğumu düşünüyordum. Okumak için verdiğim mücadele canımı sıkıyordu ama aynı zamanda dişime de takıyordu canımı.

Günler süren pazarlıklardan sonra gecikmiş kuzuyu ve üzerine bir kuzu sözü daha aldı babam ve verdi beni.  Rızası yoktu ama mecbur kaldı, rıza gösterdi. Ona, hayatımın nasıl değişebileceğini ve yıllar sonra ayaklarımın üstüne bastığımda onların da hayatını değiştirebileceğimi anlatmışlardı. Devletin beni okutmak için takipçim olacağını ve kaymakamın da kefil olduğunu bu iyi yatırıma. Dinlemişti babam. Köşeli kasketini düşürmüştü gözlerinin üstüne, ne zaman olmayacak bir şey düşünse öyle yapardı. Devlet, bugün onun babalık vasfını elinden alıyordu. Kızının üzerindeki söz hakkını ve aile reisi olmanın ağırlığını. Ağabeylerim uğurlamaya gelmediler bile. Köyden bir yetim gibi çıktım. Anlatılanlara inanmamıştı ama zayıf karakteri ona susmayı öğütlemişti, susmayı ve önümden çekilmeyi. Kaymakamı karşısına alamamış ve inandıkları uğruna mücadele edememişti. Kocaya verilmesi gereken beni anlatamamıştı onlara. Etimden sütümden faydalanılacak beni. Ablamın üstüne gelen kumayı ve abimin döverek hastanelik ettiği yengemi. Sessizce vermişti beni.

Liseye gittiğim ilk yıl, diğer öğrencilerin arasında bir ayrık otuydum. Düzgün Türkçe’me rağmen seziliyordu şivem ve yabancı olduğum o hayatta çok sırıtıyordum. Ne zaman ki kompozisyon sınavlarında okundu mektuplarım, ne zaman ki matematik sorusunu herkesten hızlı çözdüm ve ne zaman ki hiç utanmadan okudum Mona Roza’yı, işte o zaman bakışları değişti yavaş yavaş. Kendimi kanıtlıyordum. Yatılı okuyordum ve kütüphaneyi uzun uzun kullanmama izin veriliyordu. Aileme yazdığım mektuplara kısa ve kötü yazıyla yazılmış beylik cevaplar geliyordu. Onlar iyilerdi, kendime mukayyet olacaktım, haberlerimi yollayacaktım. Başlarda gördüğüm filmleri, okuduğum kitapları anlatıyordum. Tanıdığım ülkeleri, o ülkelere dair hayallerimi, gazetecileri, şairleri ve kaşifleri… Sonra bunların köyümde ‘kaybedilmiş bir kızın nafile uğraşları’ olduğunu anladım ve ben de onlara baştan savma mektuplar yazdım. Hevesimi kırmışlardı sonunda. Ben de iyiydim, derslerime çalışıyordum, kendime dikkat ediyordum, bilmeleri gereken buydu.

Yaz tatilinde Londra’daki gençlik kampına yollandığımda İngilizcem sınıfımdaki herkesten iyiydi. Uyumadan önce içimden en az iki saat İngilizce konuştuğumu ve Edward diye hayali bir arkadaşım olduğunu bilemezlerdi tabi. Londra, durup izlediğimde çocukluğumdan bile uzak geliyordu bana ama içindeydim işte. Yeğenlerim sabah ezanında evin içine doluşmuşlar ve üstümde tepindiklerinde uyanacakmışım gibiydi. Babamın kuzuları kesmek için mi beslemek için mi istediğini düşünüyordum ve Londra’ya yağmur yağdıkça köyümdeki kuraklığı düşünüyordum.

Kuraklık, insanın beynindeydi. Yeşertmediğin umut için Allah’a kızamazdın, tarlanı yeşertmediği için de tabi. Kızgındım. Köyden bir yetim gibi çıktığım günü anımsadıkça içim titrer hala. Gittiğim için üzülmediklerini, bensiz kalacakları için dertlenmediklerini bilmek canımı acıtıyor bugün bile. Ben onlar için bir mağlubiyettim. Beni kaybetmişlerdi. 

Hiçbir yaz tatilinde dönmedim oraya. Aslında hiçbir mektupta ya da telefonda, evet mektup yazarak mektupların büyüsüne ihanet etmek istemedim bir süre sonra, oraya dönmem ve yanlarında uyumam için yakarmadılar. Sarı ovalarını özlediğim Mardin’de sevdiklerim vardı ama onlar bana beni sevdiklerini söylemediler. Annem bir keresinde bir sevdiğim olursa gelip vakitlice beni istemesi gerektiğini hatırlatmıştı. Annemin küçük dünyasında hala evlenmek üzerine kurulu bir rüya vardı. Evlenip bu hayattan kurtulmamı düşlüyordu besbelli.

Üniversite sınavından hemen sonra döndüğümde köyüme, bir yabancı gibi karşılandım evimde. Özlemişlerdi. Ama yabancıydım yine de. Misafirlere serdiğimiz kar beyaz yatak serildi bana ve kahvaltıda sıcak süt ikram edildi. Kaldığım yirmi dört gün boyunca kılığımdan kıyafetimden haz edilmedi ama uyarılacak kadar yakın da görmediler beni. Götürdüğüm hediyeleri  benden daha büyük bir sevinçle karşıladı kardeşlerim. Neler yaşadığımla değil neler yaşamadığımla ilgilendiler en çok. Kurtulduğumu düşünüyorlardı ama söylerlerse kendi hayatlarından utanıyormuş gibi görünmekten de kaçınıyorlardı. Açık olmadık birbirimize.

Özel bir üniversiteye yüzde yüz bursla girdim ve  yabancıların bile hayatımın değişmesi için gösterdiği çabayla ailemi andım daima. Onları unutmadım, geldiğim toprakları, oradaki insanları, değişmesini istediğim kaderleri unutmadım. Ama söz hakkım olmadığını da hissettirdiler bana. Bir mimar olarak hayatımın inşasındaki rolümle övünüyorum en çok. Ben hayatımın peşinden gittim.

Uçağa ilk binişimi hatırlıyorum yine. Kalbim yerinden çıkacak gibiydi, korkuma karışan sevinç dışarıdan görünüyor gibiydi. Yanımda elini tutamayacağım bir yabancı ve içimde elini bırakamayacağım bir tanıdık.

Bana uçuşta evlenme teklif etti. Anonsunun sonuna ekleyip adımı, hayatımda yeni bir perde araladı. Sevdiğim adamla, beklenen kaderimin dışında bir yaşta severek ve sevişerek evlenecektim. Ailemden uzakta, dilini bilmediğim insanlar arasında, bir saat içinde alınmış beyaz bir elbiseyle ve gözümde şaşkınlık gözyaşlarıyla. En sevildiğim anda, dünyanın geri kalanı kadar yalnızdım, daha fazla değil.

Şimdi akıllı bir evim var, uçulacak millerim, bir hayat arkadaşım var artık.  Elde etmek için kaderi baştan yazdığım işim ve her anına, her zorluğuna, her tuzağına, her eksiğine şükrettiğim yaşamım…

Baştan yazdığım şansım, elimden tutan yabancılar ve kaderine hapsolan soydaşlarım… İyi ki varlar… Hayatıma teşekkür ederim.

OP. DR. GÖKÇEN ERDOĞANDiva KadınOp. Dr. Gökçen Erdoğan
0312 417 17880506 596 0396