Diva KadınOP. DR. GÖKÇEN ERDOĞAN0312 417 1788MENÜ

BLOG

Araf mı taraf mı ?

Araf mı taraf mı ?

“Varlıkla yokluk arasında ince bir çizgi var. Kendi varlığım ve O’nun yokluğu arasında. İşte araf o. Düşmek de arşa yükselmek de ondan. Hissizleşmek bir altın külçesi olsan da bir, bir pamuk topağı olsan da. Acımak betona çarptığında da bir, yüreğe çarptığında da. Hepsi o, hepsi onda, hepsi ondan. Her şey arafta.”

‘O adam da bu kadını böyle sevseydi keşke’ dediğim oluyor. Sonra vazgeçiyorum. Hayat, bazen müdahalemizi kabul etmeyecek kadar ‘hayırlısı’nı veriyor. Anlamak mesele, bunu olduğu gibi ve olması gerektiği gibi anlamak. 

Sevmeyen ve sevmeyecek olan birinin peşinde geçirilen hayatlar,  iki farklı duygu yaratıyor; biri hiç vazgeçmeden sevene duyulan saygı, ikincisi hiç vazgeçmeden sevene duyulan acıma. Evet bu duyguların hiçbir yerinde sevmeyen yok. Olmaz ki, yok. Hiç olmadı, yok. Bu mevzu onun mevzusu değil. Hiç olmadı, hiç olmamalı. Bu mevzu sevenin mevzusu. Savaşsa onun savaşı, galibiyetse onun, mağlubiyetse onun. Her ne varsa buna dair, hepsi onun. 

‘Seni seviyorum ama bunun seninle ilgisi yok’ derler ya hah işte öyle. 

Emine ve Atahan. Biri dimdik yürüyen iri yarı genç bir adam, diğeri adama yapışık görünen yüzü gözü solgun bir kadın. Çift olmadıklarını düşündürecek kadar uzaklar. Kim bilir nasıl görünmeyen mesafeleri var… 

Atahan giriyor söze ki sözün Emine’nin aynı sözleri defalarca dinlediği ortada.

-Doktor Hanım, sizi tavsiye ettiler geldik. Ne lazımsa vereceğim, Emine’yi bir yoluna koyun. 

Yoluna koymak? Bir kadını yoluna koymaktan neler neleranlaşılır… Emine’yle tanışmak istedim önce. Anlaşılması gereken oymuş gibi duruyordu, odamda bulunmaktan mutsuz, adamla bulunmaktan mutlu. Önce biraz hoşbeş ve sonrasında döküldü Emine.

-Kocamı seviyorum ben. Ne diye vazgeçeyim? Doktorla olacak iş mi? Seviyorum diyorum, vazgeçmem diyorum.

Şaşırdım. Bu benzer bir vaka görmeyişimin şaşkınlığı değildi elbet. Bu, hiç beklemediğim bir biçimde kadının kararlılığının adamın kararlılığına alenen galip gelişini görmemdendi.

-Atahan Bey, boşandınız mı, eşiğinde misiniz? Ne durumdasınız, lütfen bana tüm detaylarıyla ve şimdilik tarafsız anlatın.

-Doktor Hanım, biz Sivas’tan Ankara’ya yeni yerleştik, 1 yıl oldu olmadı. Ailelerin baskısıyla küçük yaşta evlendirildik, 2 çocuk doğurduk büyüttük çok şükür. Severek evlenmedik, mecbur kalınca sevdik. Sivas’ta boşanamazdık, babamız müsaade etmezdi. Biz büyük bir aileyiz, boşanma yoktur bizde. Babam sizlere ömür, işimi Sivas’tan Ankara’ya taşıdım. Boşanmak istiyorum. Hayatıma bakmak istiyorum bundan sonra. Emine salmıyor beni, kendisi de gitmiyor. Sana bakacağım diyorum, hiçbir şeyin eksik olmayacak diyorum, dinletemiyorum, vazgeçmiyor. Siz iyi edermişsiniz işleri, güvendik geldik. 

Şaşırdım. Bu, benzer bir erkek görmeyişimin şaşkınlığı değildi elbet. Bu, hiç beklemediğim bir biçimde şehre ve hayata karışmak isteyen, kaybolan yıllarını geri almak isteyen bir adamın gelenekleri ezip geçişini görmemdendi. İnsan bazen yaşamak istiyor, yaşadığını yaşamak saymayarak.

Sıklıkla düşündüğüm bir şeydir bu. ‘Yaşamak istiyorum ama böyle değil, hayal ettiğim gibi yaşamak istiyorum’ diyen birine ne diyeceksiniz ki… Sevdiğinizle kalırsınız. Olmamış şey değil. 

Tanışma hikayeleri, yaşadıkları yer, aileleri, alışkanlıkları, kavgaları, mutlu anıları, çocukları… Pek çok şey konuştuk o gün uzun uzun. Emine çoğunlukla ağladı, Atahan çoğunlukla oflayıp pufladı. Gitmek istiyordu, özgür kalmak ve özgür kılmak. Emine’yi de düşündüğünü söylüyordu. Emine de yaşamamıştı ama farkında değildi. ‘Zorla evlendirdiler, küçük yerde tıkıldık kaldık, paramız vardı harcayacak yer yoktu. Ben işe koşturdum o evde hapsoldu, mecburduk, öyle yaşadık’ diyordu. Emine’de tık yok. Atahan’ın büyük bir vahlanmaylaanlattığı günler ve hatta yıllar Emine’de bambaşka tezahür etmişti belli ki. Onu dinlemeyi en sona bıraktım. Her şeye bir yanıt versin istiyordum çünkü. Her iddiaya kendi karşı çıkışını yapsın, her düşüncenin ondaki karşılığını söylesin ve duygularını kesintisiz anlatsın istiyordum. Öyle de oldu.

Zorla evlendirildiğini kabul ediyor ama birbirlerini o güne dek hep kardeş, arkadaş olarak gördüklerinden zorlandıklarını söylüyordu. Tanıyınca sevmişti Atahan’ı. Erkeği olmuştu. İlk geceleri hiç de kardeşçe geçmemişti. Atahan hep iyi davranmıştı ona, karar alırken danışmıştı, kimseye ezdirmemişti, bir şey esirgememişti. Onlar iyiydi. Atahan niye ayrılmak istesindi ki… 

İyilik, sahi iyilik kime göreydi… Emine çok iyiydi, Atahan çok kötü. Aynı şeyi yaşıyorlardı. Öyleyse iyiyi kötüyü ne belirliyordu, onları böyle ayrıştıran neydi… 

Emine kavga da etsek barışırız diyordu, hevesi varsa gitsindi başka kadınlara, yüzüne vurmazdı Emine. Geliş gidiş saatlerine karışmazdı, büyük şehire özeniyorsa keyfini sürsündü kocası. O evde beklerdi, ne de olsa herkes geçici o kalıcıydı, o karısıydı. Böyle diyordu, buna inanıyordu. Kocasının gayet açık sözleri, vazgeçtiğini, istemediğini ifade ettiği keskin sözcükleri bir şey ifade etmiyordu. Muhakkak yaralıyordu ama Emine yetişirken yarasına tuz basmayı öğrenmişti, dert etmiyordu.

İstemediği bir hayatı kimseyi incitmemek için yaşamış, iyi bir eş olmuş, iyi babalık etmiş kendince haklı bir adam Atahan. Belki aşık olmak istiyordu belki hiç aşık olmamak. Başka biri mi var diye sorduğumda ‘hayır kimse yok, kaderimde varsa olur ama yok’ diyordu. Netti. İnsanı durduracak kadar net. Karısını sevmiyordu, seviyordu da öyle sevmiyordu.  Hayatı boyunca sevmediği biriyle evlendiği için bir yanı mutsuz olmuştu, eksiklik duymuştu. Ancak bunu huysuzluğa, kötülüğe vurmadığı için anlaşılmamıştı. Karısı ikide bir tekrarladığı üzre ‘nikahını vermek’ istemiyordu. Adamı vermek istiyor muydu? Hayır adamı da vermek istemiyordu. 

İşin ucunda iki insanın varlığı ve yokluğu vardı. Birkaç boyutlu araf gibi. Kadın gitse adam var olacaktı.; adam gitse kadın yok olacak. Ya ne olacaktı?

Emine’yi hiçbir şeye zorlamayacağıma, Atahan’ı taraf tutmayacağıma ikna ettikten ve yalnızca ilişkilerine, evliliklerine doğru bakmalarını, uzun vadede yaşanacaklara dair bir pencere açabilmelerini sağlayacağıma inandırdıktan sonra yaklaşık 4 ay sık sık görüştük. 

Emine, gitmeyi böylesine isteyen bir adamı zorla tutamayacağını, Atahan da aslında tamamen vazgeçmeye o kadar da hazır olmadığını anladı. Boşanma işlemlerine başlamadan, evleri ayırarak birkaç ay daha geçirdiler. Bu evlilik yürümedi. Nihayet acılı ağrılı sancılı ama birlikte karar verdiler. Emine, vazgeçti, anladı. Sevdi, üzüldü ama anladı. Kendine şans verdi. Atahan’a şans verdi. Birlikte yürümedi, ayrı ayrı yürüyorlar şimdi. 

Yürümeyen pek çok şey, kendi yolunu bulamadığından yürümez. İki insan, içlerinden en az biri kendi yolu yerine başkasının yolunda yürümeyi sindiremiyorsa ya da daracık yolunda birinin elini tutarakyürüdüğünde sıkışıyorsa, o da değilse yolunda biriyle yürürken daha büyümek kalabalıklaşmak istiyorsa aynı yolda yürüyemez. 

Aynı yolda yürümek mümkün görünmüyorsa ve her şey denendiyse ve insan sevgisiyle, alışkanlıklarıyla, hayatıyla, hayatına katılanlarla sınanıyorsa, yolu tozutmamak gerek. O ince çizgi, o araf, yoldur iki insana. Ya yola yeniden ve yeniden çıkarsınız, ya da birden bire yoldan çıkarsınız. 

Araf, hayattır. Tarafsa insanın bizzat kendisi.

OP. DR. GÖKÇEN ERDOĞANDiva KadınOp. Dr. Gökçen Erdoğan
0312 417 17880506 596 0396