Peki Ya Aşk? Tensel Açlık mı?

Gece soğuk, gece yalnız, gece hüzünlü, gece keyifsiz ama nedendir bilinmez bir o kadar da sabırlı. Bildiğin keriz yani… Yazık lan bu “geceye”.

İsyan etsene abicim;  “Kahrınızı ben mi çekeceğim? Tüm derdinizi ben mi dinleyeceğim?  Yeter bi salın artık beni, gidin birazda gündüze mızmızlanın” desene. Ama yok sen iyisin böyle, sana müstahak…

Şu hale bak yaa resmen işi gücü bıraktım geceye acımaya başladım. Zavallı benden bile beter bir halde. Aslında tüm mutsuzların, tüm farkındaların ortak paydası, çevresi geniş, yancısı çok ama yine de yalnız. Bakma sen, istese çok prestijli olabilir, buraların en fiyakalı adamı da olabilir ama dedim ya keriz işte.

Gariban “gece” kim bilir hangi sarhoşun, o boktan şarabına mecburen eşlik edip uydurma dertlerini dinliyor şuan? Ya da  kim bilir hangi Kezban aşık olduğunu sandığı o boktan adamı geceye anlatıyor, onun o rezil gülüşünden, tüm sığ kadınlarda işe yaran piyeslerinden bahsediyor. Bakın daha şahitlik ettiği onca gerçek dramdan, garibanlık hikayelerinden bahsetmedim bile. Anlayacağınız gece denen bu eleman fazla sabırlı ama yine de siz siz olun fazla üzerine gitmeyin zira kendisi, hayali bile gözünüzün önüne geldiğinde fenalıklar geçirdiğiniz anneniz ile babanızın sevişmelerine yüzlerce kez şahitlik etmiş biri. Olurda bir gün isyan ederde bildiklerini anlatmaya bir başlarsa hiç birimiz bu travmaların altından kalkamayız.

Neyse ya benim meselem değil ki bunlar kendisi düşünsün, en son beni ilgilendirir gecenin hali, en son! Birazdan fistolu nevresimime uzanıp osura osura uyuyacağım zira yarın erkenden “gündüz” ile randevum var. Kendisiyle güzel planlar yaptık, gece ufak ufak inzivaya çekilirken ben çalar saatin sesiyle yataktan fırlayacak, alelacele giyinip zorla bir şeyler yiyecek tuvalete gideceğim, dişlerimi fırçaladıktan sonra saçlarımı tarayacak ve nefret ettiğim bir adama büyük paralar kazandırmak için o prestijli işime gideceğim. Bu sırada “gündüz” ile çoktan buluşmuş ve sahip olduklarım için birlikte ne kadar şanslı olduğumdan bahsediyor olacağız. Bütün gün işyerinde insanların en sahte en samimiyetsiz fakat nedense en kibar olduğu anlara şahitlik edip birlikte bıyık altından güleceğiz. Evde en yakınlarına göstermedikleri tahammüllerini, naylon nezaketlerini iliklerine kadar zevkle sömüreceğiz zira kendileri bunu fazlası ile hak ediyor.

Nedense gündüz bana kendimi iyi hissettiriyor, yaptığım tüm saçmalıkları bir mantığa bürüyor işin garip tarafı bunların saçmalık olduğunu bana “gece” söylüyor; “uyma sen o “gündüze” kendine gel her geçen gün tükeniyorsun farkında değilsin” diyor. Bunu “gündüze” söylediğimde ise “bakma sen o pesimist orospu çocuğuna biz böyle iyiyiz” diyor. İyiyiz tabi! Birlikte güzel vakit geçiriyoruz bir kere, arada bir güzel kadınlarla tanıştırıyor beni, “bak bu artık sevgilin” diyor bana, ama nedense fazla uzun sürmüyor bu birliktelikler. Sebebini sorduğumda ise “yaa olum bu kadınların hepsi aynı bir tek isimleri farklı, takılma sen böyle şeylere ben seni daha iyileriyle tanıştıracağım” diyor. Nasıl yapıyor anlamıyorum ama her seferinde beni kendine inandırıyor. Onun sayesinde daha iyi kadınlarla tanışacağım daha iyi arabalara binecek daha iyi evlerde oturacağım en fiyakalı kıyafetleri giyeceğim ve bu sayede bu hayattaki ulvi hedefime ulaşmış olacağım. Nasıl? İyi, değil mi ?  Bence de iyi.

Ama bazen bir şey oluyor ve ben kendimi iyi hissetmiyorum, hemen “gündüze” koşuyorum; “çok doluyum, içimde bir sıkıntı var beni rahatsız ediyor, sanki yolunda gitmeyen bir şey var” diyorum. “takma, her insan bazen dolar ama sonra boşalır” diyor ve beni geçiştiriyor.

Yanılıyor aslında boşalan şey içim değil, kavramlar! hepsi birer birer anlamını yitiriyor. Oturup “gündüzden” gizli sorguluyorum zira kendisi böyle yaptığımda bana çok kızıyor ve sahip olduğum ne varsa elimden almakla tehdit ediyor. Bir köşeye geçip çaktırmadan sorguluyorum neden  arkadaş, sevgili, aile, eş, dost, aşk, sevgi gibi kavramlar eskisi gibi değil? Neden bu kavramların içleri bir pop starın kafasının içi kadar boş? Neden bugün “canım” dediğim yarının “sıradanı” ? Ne ara bu kadar anlamsız oldu en kutsallarım ve ben bu durumu bunca zaman neden umursamadım? Acaba “gündüz” haklı mıydı? Dediği gibi herkes, her şey anlamsız ve boş muydu? İnsan tüketmek dediği gibi normal miydi? Cebimdeki kredi kartı ile bir sonraki ayın maaşını harcar gibi insan harcamak doğal mıydı?

Yazık hep de iyi olanlar gidiyor ve ben niteliksiz bir kalabalık ile baş başa kalıyorum. Yalnız bu kalabalık gidenler gibi değil, talepkâr. İstediklerini vermezsem beni aralarına almıyorlar; Aramızda enteresan bir onay manyaklığı var, daha çok beğenilmeliyim, onlar gibi olmalıyım, aynı yerlerde yiyip içip aynı yerlerden giyinmeliyim, çok çalışmalıyım, önümde bana ait olmayan hedefler var ve onlara ulaşmalıyım. Nedense onlar, bunları çok seviyor ve inanılmaz itibar gösteriyorlar. Hepimiz gündüzün köpeği olmuş durumdayız, bize verdiği her ne ise vücudumuzu çalıştırırken zihnimizi uyutuyor.

Yok aga yok bu böyle olmaz gidip “gündüzle” konuşacağım.

Bu yaptıklarımız aptalca diyeceğim. Zaman harcıyorum insan harcıyorum kendimi harcıyorum ve içinde bulunduğum durumdan mutlu değilim sadece kendimize değil dünyaya da zarar veriyoruz? derhal bu duruma müdahale etmelisin bir şeyler yapmalısın diyeceğim.

Saçma…

Şimdiden “gündüzün”  sesi kulaklarımda yankılanıyor yine çok sinirlenecek ve bağıracak; “düzen böyle, bana inan böylesi herkes için daha iyi üstelik sen onlar gibi değilsin farklısın, hepsinden daha değerlisin, en önemli sensin ve eğer hedeflerine ulaşırsan o aptallardan farklı bir konumda olacaksın, mutlak huzur ve mutluluk seni bekliyor” diyecek biliyorum ve her nasılsa aptal dediğim o insanlarla aynı şeyleri yapmama, aynı hedefe yürümeme rağmen beni onlardan farklı* olduğuma ikna edecek.

Peki ya “aşk” diyeceğim “siktir et aşkı o sadece tensel bir açlığın fazla idealize edilmiş yanlış bir ifadesi diyecek” ve en son sıkılıp “hadi boş ver artık bunları, daha önce onlarca kez konuştuk aynı konuyu. Kalk hadi, gidip sana yeni bir şeyler alalım ya da seni yeni biriyle tanıştırayım kendini iyi hissedersin” diyecek ve ben her zamanki gibi peşinden gideceğim.

Büyülü bir tarafı var bu “gündüzün” istemediğim onlarca şeyi bana büyük bir keyifle yaptırıyor, kendimi önemli ve özel hissettiriyor. Ama gece öyle mi ? Realist orospu çocuğu, bana ne kadar sıradan ve önemsiz biri olduğumu  her seferinde hatırlatıyor, “gündüz” ile beraberken görmezden geldiğim daha sonra ilgilenirim deyip sümen altı ettiğim ne kadar gerçek varsa suratıma çarpıyor. Nasıl ki ağrıyan bir böbrek ya da çürümüş bir diş kendini duyumsar, varlığının bilincine varır fakat sağlıklıyken hissedilmez ise “gündüzün gerçekleri de” “gece” ile yan yana gelene kadar hissedilmiyor. Demem o ki gece hastalıktır, bilinçtir, farkına varmaktır. O yüzden başta da söylediğim gibi “gece” tüm farkındaların ortak paydasıdır.

Manly P. Hall’in durumu özetleyen bir sözü var; “Mikroskop insana önemini gösterdi, teleskop ise önemsizliğini… ”

Ben şimdiye kadar hayata hep mikroskoptan baktım ve gördüğüm mikroorganizmalara bakıp “ne kadarda büyük ve önemliyim adeta koca bir evren gibiyim” dedim çünkü “gündüz” tarafından kandırılmış gerçeklik algısı ile oynanmıştım ama “gece” sayesinde bu hayata birde teleskoptan baktım ve koskoca evrende adeta bir toz zerresi olduğumun farkına varıp önemsizliğimi hissettim. İkisi de gerçekti, hem koca bir evrendim hem de koca bir evrende toz zerresiydim, hem önemliydim hem de bir o kadar önemsiz…

Şimdi oturmuş az önce acıdığım “geceye” yaslanmış bir halde neyin önemli neyin önemsiz olduğunu düşünüyorum ve “gece” hafifçe kulağıma fısıldıyor “TARAFINI SEÇ”…ya farkında bir mutsuz olacağım ya da görmezden gelip “geceye” acımaya devam edeceğim. Karar veremiyorum arada kaldım sıkıştım…

Evet geceyle gündüzün arasında sıkıştım yardım edin…

Lütfen!

”Bu yazı Levent Ozan Yılmaz nam – ı değer tweterda @herbokolog un ilk yazısıdır ”

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir