Evlilik mi?

Çocuk sahibi olmak için evlenmekle evlenip çocuk kalmak arasında bir seçim yapmanız istenseydi hangisini seçerdiniz?

Birden kontrolsüzce büyümek zorunda hissetmek ve tüm çocuk yanları bir kenara bırakmak mı, çocuklukta eksik kalmış her şeyi yanınızda hayat arkadaşınızla yeniden yaşamak ve alabildiğine mutlu olmak mı olurdu tercihiniz?

Bir çocuk büyütmek için nesillerce ileri gitmeyi mi, aynı anda kendinizi de onu da layığıyla büyütmeyi mi yeğlerdiniz?

Şüphesiz ki sorumlulukların en büyüğü, bir çocuğu dünyaya getirmeye karar vermek ve bu kararı ortak biçimde sahiplenerek hayata geçirmek.’Biz büyüdük ve kirlendi dünya’ demek istemezdim belki biraz klişe ama söyleyin, doğru değil de ne!

Bazı kadınların ve daha da sıklıkla bazı erkeklerin hiç de sıcak bakmadıkları evlilik, çocuğa toplumca ‘normal’ kabul edilen bir yaşam sunmak adına bir gereklilik olarak kabul görüyor.Annenin soyadıyla babanın soyadının aynılaşması ve bu soyadın çocuğa aynalaşması…

Neşeli bekarlık günlerinden vazgeçip evinde çubuklu pijamasını giyip çay içerken maç izlemek niyetindeki olgunlaşmaya yüz tutmuş erkeklerle, kız kıza tatillerden feragat edip saçları bigudili biçimde sabah kahvesi içmek niyetindeki kadınlar evliliğin o ilahi komedyasında güzel bir tablo oluşturuyorlar. Öyle mi peki? Bize bunu neden böyle anlattılar, neden evlilik deyince gözümüzün önünde bu resmin belirmesini sağladılar? Hem evlenip hem genç, hem hayat dolu kalamaz mıyız? Değişir mi yaşımız başımız böyle kuralmış gibi? Oysa biz de istersek genç olabilir, yaşımızın en güzeli kalabilirmişiz gibi…

Neşeli sesleriyle cıvıldayan genç kızlarımız kına gecelerinde ağlatılırken ‘hem ağlarım hem giderim’ der gibiler ama hiçbir şeyin baba evindeki gibi rahat olmayacağı inancını da sabırla yüklenmişler. Neden böyle anlattık ki biz evliliği bu gencecik kızlara?

Aklına esince gecenin bir yarısı Tekirdağ’a köfte yemeye giden adam imzayı atarken keyif günlerinin sona erdiğini, bundan sonra evine bakmak için gerekirse taş taşıyacağını ve muhtemelen o taşların kendisini yaşlandıracağını, belini bükeceğini düşünüyor, fark ediyor musunuz?

Evlilik, nesiller boyu süren yanlışlarımız sağ olsun, iki insanın hem kendileri olup hem de birbirlerine ait olabilecekleri, paylaşımın parmağa çalınan bal kadar tatlı geleceği ve ortak sorumluluk duygusuyla birbirine daha da kenetleneceği bir şey gibi gelmedi çoğumuza.

Oysa evlilik tam da öyleydi. Evlilik iyi günde, kötü gündeydi. Evlilik candı, canandı. Gencecik yaşında bir gün bir ihtiyar gibi çöküvermek, ertesi gün sevdiğinin eliyle ayağa kalkıp bir çocuk gibi heyecan çığlıkları atabilmekti.

Evlilik, içinde hüzne aşık olunan o büyük sevinçti. Evlilik, meyve vermek için yaratılmış iki ağacın birbirine sarılmasıydı, değeri ölünce anlaşılacak bir ressamın tablosundaki gibi.

Evliliklerimiz, bizim ona baktığımız gibiydi. Çocuğumuzun aynasıyken evliliğimizin de aynasıydık elbette. Evliliklerimiz ilelebet bizimdi, bizdi. Nasıl yaşamak istersek öyleydi. Bizden bağımsızın sıkıntıları alt etme mücadelemizdi. Mutlu olma isteğimizdi, çabamızdı, emeğimizdi.

Evlilik, aslında sevgililikti. Sevgililik, sevgili bir şeydi. Sevgili olan her şey güzeldi. Unutur olduk, hatırlamak hatırlatmak gerek.

Başlayayım istedim. Hadi gerisini siz getirin.

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir