Çok Sev Beni

“Çok sev beni” dedi kadın,

“Çok seviyorum” dedi adam.

Sonrası çok sevmekti işte. Ne bir eksik ne bir fazla. Ne adama arttı, ne kadına yetti.
Kadının sevilme isteğiyle erkeğin sevme isteğinde denge tutturmak büyük mesele. Tek taşla taçlandırılmış bir evlilik teklifinden sonra erkeği için ‘tek taş’ kalmaya  direnen kadının sıkıntısı devasa. Yalnızca ihtiyaçları tedarik etmek ve sunmakla yükümlüymüş gibi hisseden erkeğin ‘daha önemli olma’ isteği de öyle keza.

Flört döneminden başlayarak, sosyo-ekonomik şartları uyarınca muhallebicideki ilk buluşma da suşicideki ilk yemek de, gece kulübündeki ilk dans da benzer özellikler gösteriyor, biliyor muydunuz?

Pahalı stilettolarına imrenerek baktığınız kadının erkeği de evlendikten sonra “yaa annenlere gitmesek olmaz mı?” diyecek ilk ağızda. Size nazaran çok daha yakışıklı olan ve son model arabasıyla görünce yerinde olmak istediğiniz adamın kadını da ‘sen önceden bana daha düşkündün’ diye haykırıp ağlayacak arada.

Kadın olmakla erkek olmak arasındaki farklar sayamayacağım kadar çok da en büyük benzerlikten özel olarak bahsedebilirim size aslında. Aşk! Aşka susamak!

Size orta halli bir ailenin zihnimdeki bir akşamını anlatacağım şimdi. Siz kaloriferin yerine şömine, meyve tabağının yerine çikolata fondü, ev zor ısınıyorsa battaniyenin yerine daha kalın bir yorgan koyabilirsiniz.

Yemekleri hazır ettiniz, duşunuzu aldınız, e tabi gitsin yemek kokusu, gelsin bahar çiçekleri teninize. Sofrayı kurdunuz, en sevdiği yemekler kocanızın ağzına layık. Işığı kıstınız ve karşıladınız kapıda. Sarıldınız, öptünüz, sıcacık hoş geldin dediniz. Gülümseyerek ve size sarılarak girdi içeriye.

Gününün nasıl geçtiğini sordunuz ve aldınız karşılığını. Duşa girdi sonra. Günün yorgunluğu banyoda kaladursun masada beklediniz onu. Çıkınca geldi eğilip öptü sizi. Başladınız servise. Karşılıklı bakarak birbirinize, televizyon sesi olmadan, belki bir Müzeyyen Senar sesi eşliğinde hafiften, yediniz yemeğinizi. El çabukluğuyla birlikte topladığınız sofradan geriye Türk kahvesinin beklentisi kaldı. Ellerinizi öperek teşekkür etti. Kahveleri de yapıp geliverdiniz koltuğa yanına, günü konuştunuz biraz, gülüştünüz kimi zaman sinirden. Sürekli dokunarak ve gerçekten dinleyerek. En sevdiğiniz dizi var bugün TV’de ya da sinemadayken izleyemediğiniz o filmin ilk gösterimi. Kahve içerken yaz tatilinde bütçenize uygun neler yapabileceğinizi danıştı size, heveslendiniz birlikte. Ne diyor Sezen; “Bakarsınız umduğunuzdan iyi geçer yaz.”

Kahve keyfinden sonra mısır patlatmak da ona kalsın bari. Ya da bir film koydunuz DVD setine. Mısırınız hazır, yanında çaylarınız, meşrubatlarınız. Yan yana yayıldınız ve örttünüz üstünüzü ekoseli battaniyenizle. Başladı film, sokuldunuz daha da.

Filmi izlerken uyuyakalacak yorgunluktan biliyorsunuz ve siz sabah işe gitmeden erken kalktığınız, akşam koştura koştura gelip hazırlık yaptığınız için iç geçmeleri yaşayacaksınız evet, ama birbirinizden geçmeyeceksiniz işte. Vazgeçmeyeceksiniz.Bütün kadınların hayalidir ya bu sahne, erkeklerin de öyledir işte. Haklısınız, erkekler bunu hayal ettiklerini bilmezler ama bunun hayal edilmiş ve hayata geçirilmiş olmasını severler belki de. Çünkü sevmenin ilgiyle bir ilgisi olmalı.

Her gün olacak şey değil ya, arada olsa fena olmaz hani. Bazı günler sevmediği yemekler de yiyecek ve salatasız oturulacak sofraya. Bazı günler film izlemek şöyle dursun futbol maçı için tartışılacak. Bazı günler vakitsiz yapılan temizlik huzur kaçıracak. Bazı sabahlar kahvaltısız gidilecek işe. Ama arada da her şey böyle harika olacak. Siz oldurursanız her şey harikaya yakın olacak. Dokunacaksınız, söyleşeceksiniz, umrumdasın diyeceksiniz, sevdiği şeyleri bileceksiniz, heveslendirecek şeylerden söz edeceksiniz, öveceksiniz, öpeceksiniz. O sizin eşiniz!

Erkek de olsa ‘eş’, kadın da olsa ‘eş’.

Buna hiç dikkat etmiş miydiniz? Eşler sevilmek ister, her eş başka türlü sevilir ama her eş sevilmeyi sever, bilirsiniz…

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir