iyi bir dünya

Daha iyi bir dünya hayal ediyorum. Bütün çabam, düşünmem, didinmem, anlatmam, gelişmem bundan.

Daha iyi bir dünya istiyorum…

Ne zaman bu satırlara aklımdan ve kalbimden bir şeyler dökmek istesem yaşadığım ilk duygu kararsızlık oluyor. Bunu şans olarak yorumluyorum, birden fazla konuda söyleyecek sözüm var diye seviniyorum kendimce. Üstüne kafa yorduğum konuların tamamı uzmanlık alanım içinde değil elbette. Bir vatandaş olarak, bir eş, bir anne olarak, bir kadın, bir dost olarak, bir seçmen olarak ya da bir komşu olarak söyleyeceklerim oluyor. Dikkat çekmek istediğim konular dolanıyor aklımda. Sözcüklerimin kimseye ulaşmadan, kimseyi düşündürmeden evrende kaybolup gitme olasılığını göze alarak yazıyorum. Çünkü yazmak beni ben yapıyor. Bir yazar olduğum için değil, düşündüklerimi basit bir filtreden geçirerek ve sahiden hissederek yazdıklarım için. Yazmak kendime olan inancımı güçlendiriyor. Sesim kısılabilir, kekeleyebilirim, heyecanla dağıtabilirim ama sözcükler aynı kalır. Söz uçar yazı kalır.

Bu girizgahı neden yaptım dersiniz? “Bir doktorun, ülkenin gidişatına, sosyal konulara, gündeme ilişkin yazması, fikir beyan etmesi, tavsiyede bulunması yadırganır” diyenler olduğu için. Onlara cevap vermek için değil bu yazı. Maalesef onları bu kadar da ciddiye almıyorum. Aksine, herkese seslenmek için yazıyorum. Mesleğiniz, hayattaki rolünüz sizi kısıtlamasın. Yetkileriniz sınırlı olabilir. Ancak aklınız ve hisleriniz sonsuz ve bağımsızdır. Ve kim bilir belki de birileri sizin sözcüklerinizi sabırsızlıkla bekliyordur. Bir şeyi düzeltir, bir şeyi değiştirirsiniz. Sizi durdurmak isteyenler olacaktır ama durmayınız.

Diplomamı Hayatıma Astım

Üniversite yıllarım tüm tıp fakültesi öğrencileri gibi uykusuz, yorgun ve dolu dolu geçti. Sosyal bir insan olmaktan alıkoyamasa da beni, zaman zaman sınırladı. Çünkü zaman sonsuz değildi, yetişmek zorunda olduklarım, geride bıraktıklarıma hep nanik çekti. İhmal ettiğim insanlar, kaçırdığım oyunlar, konserler, yarım bıraktığım kitaplar oldu. Özlemekten yorgun düştüğüm yerler, çekmediğim fotoğraflar… Eksik kalan şeylerim oldu. Ama uzaktan da olsa baktım onlara. Koşturmacamın bu rasyonel kısmı bittiğinde, diplomam duvara asıldığında, yalnızca doktor olduğumu düşünenler oldu. Oysa ben diplomamı gördüklerinin aksine duvarıma değil, hayatıma asmıştım. Bir doktorun sahip olması gerektiğini düşündüğüm tüm nitelikler için dolmaya hazır bir havuzdum ve aynı anda açtım hayatın musluklarını. Zamanla doldum.

Yeni yetkinlikler için eğitimler, yeni amaçlar için yollar aldım. Çünkü söyleyecek sözlerimin anlaşılması güç tıp terimlerinin dışında olmasını önemsemem gerektiğini ta küçükken anlamıştım. Babam, öğretmenimken. Babam düşünürken. Babam düşündüklerini bize basit sözcüklerle anlatmaya çalışırken. Annem babamı can kulağıyla dinleyip üstüne kendinden de koyarken. Evimizde iyiye, güzele dair yarışılırken. Hayatın mesleklerden öte bir anlamı olduğu konuşulurken. Önce, Oğuz’un da benim de insan olmamız salık verilirken.

Hayal Ediyorum

Daha iyi bir dünya hayal ediyorum. Bütün çabam, düşünmem, didinmem, anlatmam, gelişmem bundan. Ben, dünyaya gelmelerine aracılık ettiğim çocuklara daha iyi bir dünya istiyorum. Eleştirim, takdirim, önerim hep onlar için. Bugün değil, yarın için. Ben bir doktorum evet ama doktor olmasaydım başka bir Gökçen olurdum. Yine düşünen, yine okuyan, yine anlatan bir Gökçen olurdum. Anne olurdum, eş olurdum yine, evlat olurdum, kadın olurdum yine. Yükümlülüğüm bundan. Doktorluğumsa tacı başımın, uzman aklım, en akıllıca yatırımım. Ama ben her şeyden önce akıl bahşedilmiş bir basit insanım.

Hep Yazacağım…

Sevmekle başlayan şeyin sevişmekle sürmesi… Bir sabah kahvesinden önce ya da sonra bir akşam yemeğinden. Zamansız, olmadık bir anda. Ya da planlanan uzun uzun, adeta bir müsamere gibi. Kostümlü bir parti, anadan üryan bir buluşma. Ne fark eder, seviştikten sonra? Doyduktan sonra kadın ve erkek, yenisini sabırla karışık bir sabırsızlıkla bekledikten sonra. Sahiden ne fark eder? Peki ya olmazsa? İstemezse biri, istediği halde? Ve bekletirse sevdiğini hazzın görkemli kapısında? Olanlar ağır, zor; ama olacaklar imkansız değil. Kadın ve erkek, suları birbirine karışan iki nehir gibi. Engin bir denize dökülmek için birbirine karışan ve coşan birbirinden aldığı cesaretle. Biri kaybederse ivmesini, biri istemezse çağlamak, biri istemezse diğerine karışmak, yolları ayrılıyor nehirlerin bir süre sonra. Biri yalnız kuruyor ve başka nehirler arıyor bir diğeri. Ama dedim ya, hiçbir nehir çaresiz değil, diğerine karışmak istedikten sonra.

Erkeklerin hormonları meşhurdur, her zaman sevişmeye hazır ve biri olmazsa diğerinden medet uman bedenleri. Kadınsa olabildiğince tek eşli, olabildiğince görevli. Yanlış duymadınız, mutlu eden bir sevişmede adeta görevli. Göklere çıkarmak isteyen azdır kadını, kadınla göklere çıkmak isteyenlere denk geliriz daha çok. Kadın bir yol, bir gidiş biçimi, lazım gelen bir ortaklığın tarafıdır sanki. Evlenmeden, evlenince, doğumdan sonra ve aslında erkeğin spermleri olay yerini terk edene dek şu dayatılan hayatta. İstiyor mu sorulmaz, istese nasıl olur, nasıl ister olur, istemezse ne olur, neden istemez, ona ne olur, düşünmez kimse. Peki ya erkek? Eksilir erkekliği istemez görünürse, adı dokuza çıkıverir ve bir daha inmez sekize. Sevişmek istemeyenleri, layığıyla anlamaz kimse ve istemeyen öyle bedbaht, inanmaz çözüme. Bir kapı var oysa, girseniz o kapıdan, çözülecek dert. Açsanız içinizi, dökseniz alınızı, gösterseniz morunuzu, baksanız kadın erkek, birbirinize, çözülecek o hapseden kör düğüm.

Olmaz ama bazen. İstemez kadın sevişmeyi. Aranan ıslaklık bulunmaz mücevher kutusunda ve duyulmaz kışkırtan inlemeleri. Olmaz ama bazen. İstemez erkek sevişmeyi. Yükselişe rastlanmaz bedeninde ve duyulmaz o arsız hoş sözleri. Olmaz bazen ama olsa ya hep.

Erkek, kadının; kadın, erkeğin içindeki devi uyandırmayı bilse ya. Baksa ya her ikisi de kendine bir aynada çıplak gözle. Sevmenin hakkını vermeden sevişmenin hakkını vermeye çalışmasa keşke kimse. Neleri seviyor, nedir onu terleten, nedir gıdıklayan içini, herkes sevdiğine anlamak için bakabilse.

Olmuyorsa olmuyor, diyebilse ama her şeyden çok istese oldurabilmeyi. Sevişme isteği taşımayan kadın ve erkek, bırakabilse kendini işin ehline. Çalsalar ya kapımızı birlikte, el ele girseler ya içeri, ‘seviyoruz ama isteğimizde bir kırılma var’ diyebilse biri diğerinin sancısını sahiplenerek ve suçlamadan sevdiğini isteksizlikle. Seven sevdiğini hep istese. Seven sevdiğini mutlu ederek mutlu olmayı istese. Seven, sevişmeye giden o yolda da her şeyi bölüşebilse.

İsteği sönmüş sevişmelere kurban etmeyin ilişkinizi. Ben varım, biz varız, bakın bir çaresine. Nedir, nedendir, anlamak mümkün. Ne kadar sürer, nasıl çözülür söylemek mümkün. Ara versek de yeniden şevkle sevişmek mümkün. Soruna inandığınız kadar inanın çözüme de; sevmeleri daima sevişmeler takip etsin.

Uzun süreli ilişkiniz çıkmazda mı? Beraber çözelim…Okuyun…

Kendimle gurur duyuyorum. Hayır bunu ‘Daha fazla gelişmeme, daha fazla yetkinlik sahibi olmama, daha fazla öğrenmeme ve uygulamama gerek yok’ sonucuna varacak biçimde yapmıyorum. Aksine beni yapabildiklerimin dahasına itecek ve emin adımlarla yürümem için hatırlatma olacak biçimde yapıyorum.

Kendime;  öncülük ettiklerimi, peşimden gelenleri, bilmeden biliyor gibi göstermek zorunda hissedenleri, yapmadan yapıyor gibi göstermek zorunda hissedenleri, fikir beyan etmezse geride kalacağı kaygısına kapılanları, alkışlayacağına iterek önüme geçmek isteyenleri, gelişmeden kendine fahiş etiketler basanları hatırlatıyorum. Çünkü bu beni daha da kamçılıyor.

Açtığım bir yol, gösterdiğim bir hedef olduğunu bilmek, beni bir Cumhuriyet kadını olarak mutlu ve onurlu kılıyor.

Beni ve gerçek adımlar atan tüm meslek erbaplarını örnek alanlarla ne kadar gurur duyuyorsam, olanca yaşlarına ve tecrübelerine rağmen birer taklitçi olmaktan öteye gidemeyenler için de bir o kadar üzülüyorum. Tazecik diplomalarına ve hayatın yaşlarına verdiği müthiş enerjiye rağmen üretmeyen, yalnızca sahiplenenlere de öyle. Kendinizi var edin. Bugün farkında değilseniz bile sizde de size özgü bir bakış açısı ve size özel bir pencere vardır.

Kendimle gurur duyuyorum çünkü kimi örnek aldıysam ona teşekkür ettim. Kendimle gurur duyuyorum çünkü neyi fark ettiysem ve dahası işaret ettiysem onu toplum için görünür yaptım.Cinsellik dediğimde, cinsel estetik dediğimde, çocuklara cinsel eğitim dediğimde, aile için cinsel terapi dediğimde, vajinismus toplumun yarası dediğimde, bir kadın ve bir doktor olarak yalnızdım. Şimdi ise ‘eko’ yapıyor sesim, bazen de taklit ediliyor. Ama kendimle gurur duyuyorum ki; tüm susturma ve değersiz kılma çabalarına rağmen eşsiz biçimde çıkıyor.

Benim sesim ben gibi çıkıyor.

Beş duyu organımız var. Bütün dünyayı onlarla algılıyoruz, hayatı tatmak, hayatı koklamak, hayatı görmek, hayatı duymak ve hayatı hissetmek… Çocuklarımıza ilk bunu öğretiyorlar okulda. En şanslı olanlarımızın bunların tamamına sahip olduğunu, bazılarımızın bunların bazılarından yoksun olduğunu ama onların da tüm zorluklarına rağmen bu yoksunlukları aratmayacak başka ayrıcalıklara sahip olduğunu…

Tüm duyuları yerinde olanların ya da en az bir duyuya sahip olanların, özetle nefes alanların duyularını alt üst eden, hem onları ölümüne sömürüp hem de hiç olmadıkları kadar işe yarar kılan bir şey var. Bir bilmecenin hemen akla gelmeyen ama çok da basit cevabı gibi: AŞK!

Aşktan başka işi olmayanlar yardıma muhtaçtır belki de en çok. Ağır bir iştir aşk. Kendinden başka birini daha taşımak beyninde. Bedeninde hissetmek için durmadan çabalamak. Boşa koysan dolmamak, doluya koysan almamak.. Bir ince sızının yerleşmesi kalbine… En mutlu anlarında bile tarifsiz bir korku hissetmek neden korktuğunu dahi bilmeden. Midende kızışan tavalarca yağ, patlayan ve vücudunun farklı yerlerine sıçrayıp ince ince dağlayan…

Aşk, kelebeğin tek günlük ömrünün telaşında ve yüzlerce yıl yaşayacak bir kaplumbağanın yavaşlığında…
Aheste aheste sevmenin lezzetinde ve hiç yaşayamayacak gibi sevmenin acısında…
Aşk, her kimse onun sahibi, hiç sahibi olmamışçasına…

Yaşı yok bunun, devri yok, hasmı yok, kısmı yok; bir bütün o, her zerreye yakışan ve en güzeli daima ‘seninki’ olan.

Her aşık en çok kendisi aşıktır, en büyük heyecan ondadır, en büyük istek, en büyük hassasiyet, en büyük tutku, en büyük en büyük ve en büyük… Kalbine sığmaz ondakiler; aşk, ondadır. Başka kimsede yokmuş gibi, ruhu bedenine çokmuş gibi, dünya başına dertmiş gibi, hayat yaşına zevkmiş gibi, her şey aynı anda aynı yerde binbir biçimde varmış gibi… Aşk gibi…

Sahip çıkılmayan aşklardan özür dilenir hayat boyu, yaşanamayan aşkların acısı ilk günkü gibi kalır. Hatalar bürünür ete kemiğe, pişmanlıklar insanı kemirir durur. Aşksız hayatların eksikliği, ya dillenir ya dillenmez, ama illa ki düşünülür. Dünya aşktan ibaret değildir de aşk başlı başına bir dünyadır. Adam, tutar kadının elinden ve değişir dünya. Kadın, yaslar başını adamın omzuna ve durur dünya. Adam, öper kadını ve iyileşir dünya. Kadın, sarılır adama ve kamaşır dünya. Adamlar ve kadınlar, kimi sevdikleri, kime beş duyularını hizmetine sunacak kadar aşkla bağlandıkları yalnızca kendilerini ilgilendirmek üzere, olurlar tek bir dünya. Dünya, aşk olur, aşksa dünya. Onun kokusu, onun tadı, onun sesi, onun yüzü, onun teni, aşkın tekelinde ve dünyanın merkezinde yer edinir, hiç sormaz. Seçim şansı vermez, akıl fikir bırakmaz…

Aşk bir akıl tutulması, fikirsizliktir. Aşk bir dil tutulması, zikirsizliktir. Aşk, dünya var oldukça devirsizliktir.

Yerini bıraktığı sevgi, kendi tükenince seçtiği o kutlu varis, dünyanın en güzel dinlencesidir. Yine ve yeniden sizindir.

Aşk… Ötesi berisi ne de anlamsız, yalnızca sizsiniz.

En son ne zaman kendiniz için bir şey yaptınız? Kendiniz için sevgilinizle, eşinizle, çocuklarınızla, iş arkadaşınızla bir şey yapmanızdan söz etmiyorum, onlarla yaptıklarınız daima biraz da onlar için oluyor. Ben sizin kendiniz için kendinizle ve her şeyden sıyrılıp yaptığınız şeyi soruyorum. En son ne zamandı hatırlıyor musunuz? Umarım hatırlamakta güçlük çekmediğiniz bir zamandadır. Çünkü en fenası insanın kendini ihmal etmesi, kendini unutması.

Uzmanlar bir ‘kaliteli zaman’ tutturmuş gidiyor, değil mi? Yakınlarınızla çok zaman geçirmeniz değil, kaliteli zaman geçirmeniz önemliymiş. Peki ya kendinizle? Hayat, her açıdan kalabalık ve insanın kendime ayıracak vakti olmuyor. Yani buna sığınıyor insan. Kendine az ve öz zaman ayırmanın kıymetini bilmiyor. Kaliteli zaman dediğimiz şeyi, kendine ayırmazsa geri kalan zaman, sandığı kadar işe yaramıyor aslında.

“İnsanın kendinden başka dostu yok” duygusallığına girmek istemem ama insan kendinin dostu olmalı en başta; gerisinin dostluğu zaten eninde sonunda olur. Kendinize zaman ayırın dedim diye kocanızı alıp sinemaya gitmeyin ya da çocuğunuzu parka götürmeyin. Biri ilişkinize biri çocuğunuza zaman ayırmak olur. Kendiniz, kendinizsiniz, anlamamızı bile güçleştiren yaşama bakın siz hele, kendimizi unutalım diye elinden geleni ardına koymuyor. Her gün yapmak zorunda olduğunuz işleri, her gün görmek zorunda olduğunuz insanları bir süreliğine unutun. Çocuklarınızı güvendiğiniz birine emanet edin ve özlediğiniz planları yeniden yapın. Sorumluluklarınız kısa bir süre ardınızda kalsın, telefonunuzun ucunda dahi değil.

Eski bir dostla kahve, alışveriş,yemek en basit keyif anlarından olur. Kabul edelim biraz sohbet, biraz dış dünyayı izleme fena olmaz, evdekileri evde bırakıp. En sevdiğiniz sokaklarda boş boş dolaşın, fotoğraf çekin. Her neye ilginiz varsa izini sürün. Resim sergileri, tiyatrolar, sinemalar, organik pazarlar, mağazalar, konserler… Hepsi sizin! En sevdiğiniz kafede bir çay bir kahve, elinizde o sürükleyici kitap, değmeyelim keyfinize. Bir hamam sefası, bir spa seansı, bir masaj saati, neden olmasın? Cilt bakımı, saç bakımı, dilediğiniz gibi güzelleşin. Antikaları sevenler antikacılara, dizi izlemeyi sevenler setlere, doğa yürüyüşlerini sevenler ormana atıversinler kendilerini, ne yaptığınız fark etmez, yeter ki kendiniz için yapın.

Günübirlik turlarla yakın bölgeleri rehber eşliğinde ekonomik bir şekilde gezip yeni arkadaşlar edinebileceğinizi biliyor musunuz mesela? Bence hayatın rutininden bunalanlar için müthiş bir seçenek.

Sizi sevin. Sizi ihmal etmeyin ve sizi size küstürmeyin. Bilenler bilir, insan en çok kendine kırılır aslında. Fark etmez, diğer kırgınlıkların arasında kaynar bu ama yıllar geçince her şeyden baskın, duruverir karşınızda. Ah vah etmemek, keşke dememek için… Bugün kendiniz için bir şey yapın, söz mü? Söz deyin!

Sevmekle başlayan şeyin sevişmekle sürmesi… Bir sabah kahvesinden önce ya da sonra bir akşam yemeğinden. Zamansız, olmadık bir anda. Ya da planlanan uzun uzun, adeta bir müsamere gibi. Kostümlü bir parti, anadan üryan bir buluşma. Ne fark eder, seviştikten sonra? Doyduktan sonra kadın ve erkek, yenisini sabırla karışık bir sabırsızlıkla bekledikten sonra. Sahiden ne fark eder? Peki ya olmazsa? İstemezse biri, istediği halde? Ve bekletirse sevdiğini hazzın görkemli kapısında? Olanlar ağır, zor; ama olacaklar imkansız değil. Kadın ve erkek, suları birbirine karışan iki nehir gibi. Engin bir denize dökülmek için birbirine karışan ve coşan birbirinden aldığı cesaretle. Biri kaybederse ivmesini, biri istemezse çağlamak, biri istemezse diğerine karışmak, yolları ayrılıyor nehirlerin bir süre sonra. Biri yalnız kuruyor ve başka nehirler arıyor bir diğeri. Ama dedim ya, hiçbir nehir çaresiz değil, diğerine karışmak istedikten sonra.
Erkeklerin hormonları meşhurdur, her zaman sevişmeye hazır ve biri olmazsa diğerinden medet uman bedenleri. Kadınsa olabildiğince tek eşli, olabildiğince görevli. Yanlış duymadınız, mutlu eden bir sevişmede adeta görevli. Göklere çıkarmak isteyen azdır kadını, kadınla göklere çıkmak isteyenlere denk geliriz daha çok. Kadın bir yol, bir gidiş biçimi, lazım gelen bir ortaklığın tarafıdır sanki. Evlenmeden, evlenince, doğumdan sonra ve aslında erkeğin spermleri olay yerini terk edene dek şu dayatılan hayatta. İstiyor mu sorulmaz, istese nasıl olur, nasıl ister olur, istemezse ne olur, neden istemez, ona ne olur, düşünmez kimse. Peki ya erkek? Eksilir erkekliği istemez görünürse, adı dokuza çıkıverir ve bir daha inmez sekize. Sevişmek stemeyenleri, layığıyla anlamaz kimse ve istemeyen öyle bedbaht, inanmaz çözüme. Bir kapı var oysa, girseniz o kapıdan, çözülecek dert. Açsanız içinizi, dökseniz alınızı, gösterseniz morunuzu, baksanız kadın erkek, birbirinize, çözülecek o hapseden kör düğüm.
Olmaz ama bazen. İstemez kadın sevişmeyi. Aranan ıslaklık bulunmaz mücevher kutusunda ve duyulmaz kışkırtan inlemeleri. Olmaz ama bazen. İstemez erkek sevişmeyi. Yükselişe rastlanmaz bedeninde ve duyulmaz o arsız hoş sözleri. Olmaz bazen ama olsa ya hep.
Erkek, kadının; kadın, erkeğin içindek devi uyandırmayı bilse ya. Baksa ya her ikisi de kendine bir aynada çıplak gözle. Sevmenin hakkını vermeden sevişmenin hakkını vermeye çalışmasa keşke kimse. Neleri seviyor, nedir onu terleten, nedir gıdıklayan içini, herkes sevdiğine anlamak için bakabilse.
Olmuyorsa olmuyor, diyebilse ama her şeyden çok istese oldurabilmeyi. Sevişme isteği taşımayan kadın ve erkek, bırakabilse kendini işin ehline. Çalsalar ya kapımızı birlikte, el ele girseler ya içeri, ‘seviyoruz ama isteğimizde bir kırılma var’ diyebilse biri diğerinin sancısını sahiplenerek ve suçlamadan sevdiğini isteksizlikle. Seven sevdiğini hep istese. Seven sevdiğini mutlu ederek mutlu olmayı istese. Seven, sevişmeye giden o yolda da her şeyi bölüşebilse.
İsteği sönmüş sevişmelere kurban etmeyin ilişkinizi. Ben varım, biz varız, bakın bir çaresine. Nedir, nedendir, anlamak mümkün. Ne kadar sürer, nasıl çözülür söylemek mümkün. Ara versek de yeniden şevkle sevişmek mümkün. Soruna inandığınız kadar inanın çözüme de; sevmeleri daima sevişmeler takip etsin.

Son zamanlarda sosyal platformlarda sıklıkla karşılaştığımız kınama, önleme, mücadele etme çalışmalarının nefret suçlarıyla ilintili olması ve bu suçların giderek artması, baş edilemez hale gelmesi ne kadar üzücü. Çalışmalar adına son derece umutlu olduğumu da söylemeliyim.

Nefret suçu şöyle tanımlanıyor;  bir kişiye veya gruba karşı ırk, dil, din, cinsiyet ve cinsel yönelim gibi önyargı doğurabilecek nedenlerden ötürü işlenen, genellikle şiddet içeren suçlar. Eğer bu suç bir defaya mahsus olarak işlenmemişse ve süreklilik arz ediyorsa, suç işleyenler nefret grubu olarak adlandırılırlar. Bu suçları engellemeye ve suç işleyenleri cezalandırmaya yönelik düzenlenmiş yasalara ise nefret yasası denir.

Ne böyle bir tanım olsaydı ne de böyle bir yasaya ihtiyaç duyulsaydı keşke. Çok derin bir konu bu, bin bir türlü boyutu var, etkenleri ve değişkenleri bol, anlaşılması çaba ister. Ama bir insandan nefret etmenin, onu hedef seçmenin yanlışlığı çok kolay anlaşılır bir şey. Siyasetten, hukuktan, sosyolojiden anlamanıza gerek yok. Şöyle bakın; siz birini öteki kabul ediyorsanız siz de o kişi için ötekisiniz demektir. Haydi öyleyse birbirimizi öldürelim! Çok acı. Yaşananlar tam olarak böyle çünkü. Şiddetin azı çoğu olmaz, hepsi bir. Herhangi birini ‘öteki’ kabul etmek, dışlamak, onun daha az hakka sahip olduğuna inanmak çok büyük bir yanlışlık. Ve biz, insanoğlu, aklıyla kalbini birleştirmede en usta canlı, bunu nasıl görmeyiz!

Kişisel düşüncelerimiz DNAlarımız kadar farklı, aynı oluşumların içindekiler bile birbirinden ayrı. Katılmak, onaylamak, anlamak zorunda değiliz ama söylemlerimize pek tabi dikkat etmek zorundayız. Birini ırkından, dininden, cinsiyetinden, cinsel tercihinden dolayı ‘yok edilmeyi hak eden kişi’ olarak görmek ve dahası başkalarına da işaret etmek ne büyük bir gaflet…

Söz gelimi; eşcinselleri sevmek, bu yönelimi onaylamak zorunda değilsiniz, Müslümanlar Yahudileri, Yahudiler Müslümanları, Türkler Kürtleri, Kürtler Türkleri sevmek zorunda değil. Bunlar sadece örnek, hiçbir grup bir başka grubu sevmek zorunda değil ve de hiçbir insan bir başka insanı. Fakat hepimiz birbirimizin can güvenliğinden, refahından mesuluz. Aynı göğün altında yaşıyorsak o göğü kendi üstümüze doğru çekiştirip duramayız. Bize düşen havayı temiz kılıp aynı oranda sağlıklı solumak. Bu gök hepimizin.

Türk toplumu duyarlıdır aslında. ‘Gel ne olursan ol gel’i duyarak ve duyumsayarak yetiştik, bu fikrin güzelliğinin farkında fakat hayata geçirme konusunda daima tereddütteyiz. Oysa çok kolay. Birbirimize zarar vermekten çok daha kolay.

Eskiler anlatırlar duymuşsunuzdur…

Sayfa 1 / 212

Mesleki tercihlerimizi yaparken şüphesiz ki nasıl ilişkiler yaşamak isteyebileceğimizi düşünmemiştik. Dahası o güne dek nasıl ilişkiler yaşadıysak kariyerimiz şekillendikçe de aynen öyle devam ederiz sanıyorduk. Ama size bir sır vereyim mi; pek de öyle olmuyor. Mesleğimiz ve kariyer hedeflerimizle birlikte hayattan anladıklarımız, sosyal çevremiz,  rutin düzenimiz, zaaflarımız ve şartlarımız değişiyor. Bu da beklentilerimize sirayet ediyor tabi. Bir ilişkiden almak istediğimiz şeyler ve önceliklerimiz, mesleğimizden etkileniyor.

Mesleğimiz neden ve nasıl etkiliyor bizi bu kadar, ne dersiniz? Belirleyici olan şeylerden söz etmek gerekirse;

  • Boş zamanların miktarı ve yeterliliği, azlığı, fazlalığı konusundaki düşüncemiz
  • Mesleğimiz gereği tanıştığımız, muhatap olmak durumunda kaldığımız insanlara karşı fikir ve duygularımız
  • Duygularla ilgili öncelik sıramızı değiştiren özel mesleki durumlar
  • Hayal kırıklıklarımız, güzel sürprizler
  • Dün ve yarın kaygısı
  • Bugüne yetişememe korkusu
  • Tedbirli olma gerekliliğine inancımız
  • Diğer meslektaşlarımıza benzeme isteği
  • Mesleğin getirdiği fiziksel koşullar

İşte şimdi mesleki tercihleriniz ışığında seçtiğiniz ilişki biçimlerini değerlendirmenizi istiyorum. Yukarıdaki hangi sebeplerden dolayı yapıyorsunuz siz tercihlerinizi?

Gelelim merakla beklenen kısma. İşte yapılan araştırmaların ortaya koyduğu sonuçlar. Kızmak, küsmek, kırılmak yok, belki de siz bir istisnasınız. Ama yine de tarafsız okumaya çalışın, olmaz mı?

Sadece seks arayan ve yataktaki uyumu öncelik sayan meslek grupları sanırım tahmin de edebileceğiniz gibi oyuncular ve mühendisler. Sayısal verilerin yarattığı yorgunluk ve ince hesap yapma dürtüsü, kolay ulaşabilir olma ve güvensizlik etkili nedenlerden sayılabilir.

Psikologlar, hemşirelere, tasarımcılar, yazılımcılar, eczacılar uzun sureli, düzenli ilişkilerden yana. Neyse ki hoşunuza gidecek bir sonuç elde edilmiş de aramızda dargınlık olmayacak, ha ne dersiniz? İnsanı anlamaya ve anladıktan sonra çözüm üretmeye yönelik mesleklerin genel durumu bu sanırım.

Doktorlar ve avukatlarsa ilişkide aşktan çok arkadaşlık duygusuna önem veriyorlar. Bu nedenle adını koymadıkları arkadaşlık gibi ilişkiler yaşamaları da yaygın bir alışkanlık. Bunun nedeni hem boş zamanlarını yeterince control edemiyor olmaları, hem de güven duygusunun önemini her gün yeniden görmeleri.

İlişkide kaostan beslenen ve zorlu, çıkmazlı ilişkiler sanatçıların işi. Öyle tahmin ediyorum ki yaratım sancıları ve ilham da böyle geliyor.

En çok günübirlik ilişki arayanların başında ise medya çalışanları geliyor. Fast food gibi tükenen zaman ve kısa sürede olması gerekenden büyük samimiyetler, bu zemini oluşturuyor sanırım.

Gazeteciler, halkla ilişkilerciler, reklamcılar gecelik, kısa süreli ilişkilerden hoşlanıyor. Bunun nedeninin sorunları hızlıca görebilme yetileri olduğuna inanıyorum. Çünkü ilişki süresince verici ve sadık olabiliyorlar. Ancak çok uzun sürmüyor.

Polisler, öğretmenler, bilim insanları ve müzisyenler de kendilerini fazla bağlayacak ilişkilerden hoşlanmıyor. Oradan oraya göçerek, yeni amaçların peşine düşerek geçirdikleri bir yaşamın getirisi olsa gerek.

Mesleki seçimlerimiz ve alışkanlıklarımız elbette ilişkimize sirayet ediyor. Tıpkı aynı seçimlerin beslenme alışkanlıklarımızı ya da hobilerimizi de etkilemesi gibi. Ancak yine de istediğimiz düzeni tutturmak, ilişkimizi genellemelerden uzak tutarak sürdürmek bizim elimizde. Bunun için başlıca önerime gelince ‘partnerimizle konuşmak’. Evet onunla anlaşmak, onun beklentilerini, şikayetlerini, sitemlerini, isteklerini bilmek ve aynı biçimde kendimizinkileri de aktarmak.

Tek gecelik ilişkilere düşkün olan, seksi öncelik kabul edenlerse en yakın eczaneden prezervatif temin etmeliler, haksız mıyım?

Mutlu ve sağlıklı günler.