kadin-beyni

Günlük hayatta bir saati bir saatini tutmuyor diye kızdığınız eşinizin aslında hormon kurbanı olduğunu biliyor muydunuz ?!!!!

Kadınlardaki hormon seviyelerinin adet döngüsü boyunca sosyal davranışı etkilediği tespit edildi. Yumurtlama sırasında karşı cinse olan ilginin artmasının yanı sıra, dönem öncesi duygu durum bozukluğu ve sinirlilik hali zaten bilinmekteydi. Çalışma Almanya Goethe Üniversitesi’nde 400 kadın üzerinde yapıldı.

Katılabilme şartları

Bu çalışmaya doğal adet döngüsüne sahip olan katılımcılar seçildi. Başka bir deyişle doğum kontrol hapı kullanmamaları, hamile olmamaları ve henüz menopoza girmemiş olmaları katılma kriterleri olarak belirlendi.

Çalışmada kadınların insanlarla olan işbirliği istekliliği karşılaştırıldı. Bunun için yumurtlama döneminde olan ve adet gören kadınlar seçildi. Yumurtlama döneminden birkaç gün sonra ve adet sırasındaki östrojen ve progesteron hormonlarının düzeyleri tespit edildi.

Araştırmacılar, uzmanlar yardımıyla psikolojik ölçek olan “Sosyal Değer Oryantasyonu” (Social Value Orientation) kullanarak kişilerin işbirliği için bireysel istekliliklerini ölçtüler. Bunu yapmak için de kadınlardan hayal ettikleri parayı kendisi ve tamamen yabancı bir başka kişi arasında bölüştürmelerini istediler.

Çalışma Sonuçları

Bu çalışmada, paylaşma konusundaki istekliliği yüksek olan kadınların gerçek hayatta daha fazla bağışta bulundukları, araba yerine metro kullandıkları ve görüşmelerde uzlaşmaya daha istekli oldukları tespit edildi. Çalışma sonucunda kadınların adet sırasında ve sonrasında yumurtlamadan birkaç gün sonra elindekilerini bir yabancıyla paylaşmaya daha eğilimli olduğunu gösterildi. İstatistiksel olarak kadınlık hormonu olan östrojen seviyesi ne kadar yüksek olursa, kadınların paylaşma isteğinin o kadar düşük olduğu sonucuna varıldı.

Süt salgılanmasını sağlayan oksitosin, ve erkek seks hormonu olan testosteron gibi hormonların insanlarda işbirliği yapma istekliliğini etkilediği önceden yapılan çalışmalarda tespit edilmişti. Bu çalışmadan elde edilenler daha önceden yapılan söz konusu çalışmaların sonucu ile örtüşmektedir.

Benim aslında daha çok merak ettiğim başlıkta da yazdığım gibi işbirliğine istekli olma döngüsüne bağlı dalgalanmaların kadının günlük hayatını ne kadar etkilediği ve hangi yaşama alanlarının bundan özellikle etkilendiği konusu oldu. Eğer hormonlar davranışlara bu kadar çok etki ediyorsa, doğum kontrol hapları gibi sentetik yapılan bazı hormonların kadın beyninde nasıl devasa bir güç yaratacağını buyrun siz düşünün…

Ha bu arada kadınlardan hangi zamanlarda bir şey isteyeceğinizi ve reddedilmeyeceğinizi öğrendiniz. Bu da benim size küçük bir kıyağım olsun…


 

“Çok sev beni” dedi kadın,

“Çok seviyorum” dedi adam.

Sonrası çok sevmekti işte. Ne bir eksik ne bir fazla. Ne adama arttı, ne kadına yetti.
Kadının sevilme isteğiyle erkeğin sevme isteğinde denge tutturmak büyük mesele. Tek taşla taçlandırılmış bir evlilik teklifinden sonra erkeği için ‘tek taş’ kalmaya  direnen kadının sıkıntısı devasa. Yalnızca ihtiyaçları tedarik etmek ve sunmakla yükümlüymüş gibi hisseden erkeğin ‘daha önemli olma’ isteği de öyle keza.

Flört döneminden başlayarak, sosyo-ekonomik şartları uyarınca muhallebicideki ilk buluşma da suşicideki ilk yemek de, gece kulübündeki ilk dans da benzer özellikler gösteriyor, biliyor muydunuz?

Pahalı stilettolarına imrenerek baktığınız kadının erkeği de evlendikten sonra “yaa annenlere gitmesek olmaz mı?” diyecek ilk ağızda. Size nazaran çok daha yakışıklı olan ve son model arabasıyla görünce yerinde olmak istediğiniz adamın kadını da ‘sen önceden bana daha düşkündün’ diye haykırıp ağlayacak arada.

Kadın olmakla erkek olmak arasındaki farklar sayamayacağım kadar çok da en büyük benzerlikten özel olarak bahsedebilirim size aslında. Aşk! Aşka susamak!

Size orta halli bir ailenin zihnimdeki bir akşamını anlatacağım şimdi. Siz kaloriferin yerine şömine, meyve tabağının yerine çikolata fondü, ev zor ısınıyorsa battaniyenin yerine daha kalın bir yorgan koyabilirsiniz.

Yemekleri hazır ettiniz, duşunuzu aldınız, e tabi gitsin yemek kokusu, gelsin bahar çiçekleri teninize. Sofrayı kurdunuz, en sevdiği yemekler kocanızın ağzına layık. Işığı kıstınız ve karşıladınız kapıda. Sarıldınız, öptünüz, sıcacık hoş geldin dediniz. Gülümseyerek ve size sarılarak girdi içeriye.

Gününün nasıl geçtiğini sordunuz ve aldınız karşılığını. Duşa girdi sonra. Günün yorgunluğu banyoda kaladursun masada beklediniz onu. Çıkınca geldi eğilip öptü sizi. Başladınız servise. Karşılıklı bakarak birbirinize, televizyon sesi olmadan, belki bir Müzeyyen Senar sesi eşliğinde hafiften, yediniz yemeğinizi. El çabukluğuyla birlikte topladığınız sofradan geriye Türk kahvesinin beklentisi kaldı. Ellerinizi öperek teşekkür etti. Kahveleri de yapıp geliverdiniz koltuğa yanına, günü konuştunuz biraz, gülüştünüz kimi zaman sinirden. Sürekli dokunarak ve gerçekten dinleyerek. En sevdiğiniz dizi var bugün TV’de ya da sinemadayken izleyemediğiniz o filmin ilk gösterimi. Kahve içerken yaz tatilinde bütçenize uygun neler yapabileceğinizi danıştı size, heveslendiniz birlikte. Ne diyor Sezen; “Bakarsınız umduğunuzdan iyi geçer yaz.”

Kahve keyfinden sonra mısır patlatmak da ona kalsın bari. Ya da bir film koydunuz DVD setine. Mısırınız hazır, yanında çaylarınız, meşrubatlarınız. Yan yana yayıldınız ve örttünüz üstünüzü ekoseli battaniyenizle. Başladı film, sokuldunuz daha da.

Filmi izlerken uyuyakalacak yorgunluktan biliyorsunuz ve siz sabah işe gitmeden erken kalktığınız, akşam koştura koştura gelip hazırlık yaptığınız için iç geçmeleri yaşayacaksınız evet, ama birbirinizden geçmeyeceksiniz işte. Vazgeçmeyeceksiniz.Bütün kadınların hayalidir ya bu sahne, erkeklerin de öyledir işte. Haklısınız, erkekler bunu hayal ettiklerini bilmezler ama bunun hayal edilmiş ve hayata geçirilmiş olmasını severler belki de. Çünkü sevmenin ilgiyle bir ilgisi olmalı.

Her gün olacak şey değil ya, arada olsa fena olmaz hani. Bazı günler sevmediği yemekler de yiyecek ve salatasız oturulacak sofraya. Bazı günler film izlemek şöyle dursun futbol maçı için tartışılacak. Bazı günler vakitsiz yapılan temizlik huzur kaçıracak. Bazı sabahlar kahvaltısız gidilecek işe. Ama arada da her şey böyle harika olacak. Siz oldurursanız her şey harikaya yakın olacak. Dokunacaksınız, söyleşeceksiniz, umrumdasın diyeceksiniz, sevdiği şeyleri bileceksiniz, heveslendirecek şeylerden söz edeceksiniz, öveceksiniz, öpeceksiniz. O sizin eşiniz!

Erkek de olsa ‘eş’, kadın da olsa ‘eş’.

Buna hiç dikkat etmiş miydiniz? Eşler sevilmek ister, her eş başka türlü sevilir ama her eş sevilmeyi sever, bilirsiniz…

Çocuk yetiştirirken dikkat etmemiz gereken şeyleri sıralayan çok olur. Herkes en iyi akıl hocası, en faydalı öğretmen, en ideal model sayar kendini. Siz hep eksiksinizdir. ‘Ben olsaydım’ diyenler çoktur hep. Eleştirmeye can atarlar, sizin çocuğunuzdan not vermek üzere düşünme sürecinde oldukları bir projeden bahseder gibi bahsedenler dahi vardır. Evet bütün çocuklar toplumundur ama ne olursa olsun bir çocuk, kendini bulana dek en çok da anne ve babasınındır. Bir projeyse onların projesidir, bir hayal kırıklığıysa onların hayal kırıklığıdır, bir gurur tablosuysa onların gurur tablosudur. Bir çocuk, kendisini dünyaya getirip çocuk kılanındır ama bu, kendisi birey olana kadardır. Mal değildir, oyun hamuru hiç değildir. Çocuklarınızı insani yönden bir elmas gibi işleyin, onlar sizin. Ama başkalarının, onu olmadığı bir şeye dönüştürmesine izin vermeyin, sahiplenin. Her şeyden beslensin ama sizin ona yüklediğiniz, gösterdiğiniz, sunduğunuz, öğrettiğiniz, benimsettiğiniz değerler ışığında ışıldamasına izin verin.

Tüm bunları neden mi anlattım? Çünkü yükselen suç oranlarının çeşitliliği gösteriyor ki çocuk yetiştirmede toplumsal bir ivme kaybı yaşıyoruz. Bir çocuğu hangi din, dil, ırk, sosyal ve ekonomik çevre etrafında yetiştirirsek yetiştirelim, vicdanlı, dürüst ve ahlaklı yetiştirmede eksikten de eksiğiz artık. Dış etkenlerin artışıyla çocuğumuzun mayasındaki etkimizi kaybediyoruz, onu günün telaşları içinde kayboluşa itiyoruz. Bir çocuğu yetiştirmeyi ‘dayatma’ olarak algılıyor ve bunu hayata geçiriyoruz.

Sorular sormasına, cevaplar almasına müsaade etmiyoruz. Deneyimlemesine, dokunmasına, tatmasına, yakından bakmasına, örneklerini araştırmasına, insan tanımasına, hayvan sevmesine, toprağa çıplak ayakla basmasına olanak tanımıyoruz. İyi bir insan olarak yetişmesi ve insanların geri kalanını sevmesi için bir yatırım yapmıyoruz ruhuna. İyi bir kariyer düşlüyoruz onun için. Okusun ve eğitimi doğrultusunda bir kariyer planının tozunu attırsın istiyoruz. Koltuğunun bir boy büyüğüne oturması için bir gence çelme takmasında hiçbir beis görmüyoruz. Her ay bir arabanın kredi taksidini ödeyecek olan bu iyileştirme, onun kalbini iyileştirmeden önemli geliyor bize.

Güzel bir ilişki ve evlilik düşlüyoruz onun için. Bizim beğendiğimiz, sevdiğimiz bir eş bularak rahat ettirileceği bir hayatı garantilemesini istiyoruz. Çocuğumuzdan, kendisini düşünmesini, eşinden yine çocuğumuzu düşünmesini bekliyoruz. Paylaşmak ikinci planda, birinci plana bireysel mutluluğunu yerleştiriyoruz.

Her şeyin en güzelini düşünüyoruz kendimizce. Komşular da öyle. Akrabalar da en iyisini düşlüyor onun için. Arkadaşlarımız, bizi kabahatli buldukları yönlerde devreye girip akıllar saçıyorlar. Safı uyanık, tutumluyu müsrif, sakini yırtıcı yapmaya gayret ediyor herkes. Eşimiz dostumuz çocuklarımızı başka çocuklara, kendilerine dönüştürmeye çalışıyorlar. Biz de yıllardır ve dahi hiç bıkmadan usanmadan komşularımızın, yakınlarımızın ve hatta uzaklarımızın çocuklarına dönüştürmeye çalışıyoruz onları.

Yanlış öncelikler peşinde koşuyoruz, ‘yalnız önde’likler peşinde koşuyoruz. Toplumla iyi anlaşacağı ama sürüde koyun olmayacağı, kendini, yeteneklerini, arzularını tanıdığı, ne istediğinin daima farkında olduğu, başkalarının haklarını gözetme konusunda sağduyulu davrandığı, kendi hakkının ayırtına vardığı, insanı sevdiği, hayvana yakın olduğu, kavramların kıymetini ayrı ayrı bildiği bir dünya hazırlamıyoruz ona. İyiliği ve güzelliği değil gücü ve ‘onun gibi’ ‘bunun gibi’yi vermeye gayret ettikçe kaybediyoruz onları. Bize ait olmayan ve hatta başkalarına da ait olmayan, bu aitlikten sıyrılmış ama kendisi de olmayan, özetle hiçbir şey olmayan ve ne yazık ki tecavüz ederek, öldürerek, çalarak çırparak, iterek kakarak bir şey olmaya, bir şeye ait olmaya çalışan bireyler meydana getiriyoruz.

Ortası lazım bize. Başıboş bırakmakla dayatmak arasında bir şey lazım. İnsan olmayı içe sindiren bir şey. Sana sesleniyorum; Bu gelecek senin için gerekli, onu inşa etmeye çalışıyorum. Seni yetiştirmeliyim ama sen de durma, beni yetiştir.  Sen büyü ve beni geleceğine yetiştir çocuğum.

“Herkes çocuk doğurabilir ama herkes anne olamaz”,

“Herkes evlenebilir ama herkes karı olamaz”,

“Herkes evlenir ama herkes koca olamaz!”

Ne çok şey yapıp ne çok şey olamıyoruz baksanıza…

Yalan da değil hani. Bize biçilen donları giyerken, rollere bürünürken dinlemiyoruz kendimizi, bu işe ne denli gönül verebileceğimizi hesaplamıyoruz, üstesinden gelir miyim, layığıyla yapabilir miyim, sorumluluğunu kaldırabilir miyim ve dahası istiyor muyum demiyoruz. Yapıyoruz. “O da olur” diyoruz, “Bu da olur” diyoruz. Neyin olmayacağını, neyi olduramayacağımızı bilmiyoruz.

Evlilik yaşı mı geldi; hoppaaa! nikah masasına. Anne-baba olma yaşı mı geldi; haydiii! doğuma, emeklilik yaşı mı geldi; doğruuu! evin has köşesine.

Yaş o işe geldi de bakalım baş o işe geldi mi? Bünye hazır mı, beden gönüllü, ruh istekli mi? Öğretileni yaşarken unuttuklarımız bize hesap sormaz mı? Neden önemli bunlar?

Evlilik mi kötü? Değil. Çocuk mu kötü? Değil. Emeklilik mi kötü? Değil. O mu kötü? Değil. Bu mu kötü? Değil.

Ama belki zamanı değil, belki bize göre değil, belki yeri değil.

Kararlarımız yalnızca bizi bağladığı sürece yanlış yaparken dilediğimiz kadar bonkör olabiliriz belki. Ancak bazı kararlarımız bizim dışımızda insanların yaşamlarını da kökten değiştirmez mi?

Hazır olmadan evlenirsek evlendiğimiz kişinin, hazır olmadan anne baba olursak dünyaya getirdiğimiz bebeğin, hazır olmadan emekli olursak aynı evi paylaştığımız insanların hayatlarına da etki etmez miyiz? Ederiz. Sorumluluklarını istekleri dışında katlarız, kalplerini kırar ruhlarını yaralarız, canlarını yakar hayallerini yıkarız. Aksini iddia edebilir misiniz?

Herkes kendi dünyasının hakimi, evet herkes kendi hayatını yaşamakla yükümlü. Kişisel seçimlerimiz pek çok şeyden önemli. Önce kendimize karşı sorumluyuz. Başkaları için yaşamaktan anladığımız kendimizi ezip geçmek olmamalı evet. Ancak bunu bencillikle, başına buyruk olmakla, herkesi görmezden gelmekle karıştıracak kadar yoldan çıkmış da olmamalı hiç kimse. O kadar da yalnız değiliz. Ve maalesef, o tek kişilik dünyalar yalnızca filmlerde. O yalnızlık senfonileri şarkılarda, şiirlerde. Gerçek, ortak yaşamlara değiyor mutlaka, gerçek gerçek yaşamlara değiyor.

Herkes yaşayabiliyor da herkes yaşatamıyor işte. Mesele biraz da yaşarken yaşatmakta.

Bütün satırlarım başka birini işaret etti, onlardan dem vurdu, mevzunun ucunu bize dokundurdu, üzerine alınmak isteyen, kendini bulan herkese. Bugün kendime bu temiz sayfayı ayırdığım için kendime teşekkür ederim. Sadede gelmek gerekirse ki gerekir, kendimden bahsederken size varabilecek miyim bir deneyeyim dedim.

Tükenmemişlik sendromu yaşıyorum ben. Hayır ‘me’yi fazla yazmadım. Tükenmedim ben. Tükenmiyorum. Şükürler olsun beni yarattığına sonsuz inanç duyduğuma ki tükenmiyorum. Anka kuşu gibi küllerimden doğmuşluğum bile vardır hatta. Yarım bıraktığım bir şey olmamakla birlikte tamamladıktan sonra tur bindirdiklerim de vardır. Övünmek gibi olmasın dediğimde sürekli övünüyormuş gibi oluyor, ahh güzelim Türkçe!

Sızlanmak kolay geldiğinden sızlanmamışımdır ben hiç. Size anlatsam içinden nice dramlar çıkaracağınız yıllar bende nasıl da şarap gibi yıllandırma etkisi yaptılar bir bilseniz, ahh sahiden bilseniz. İşi gücü hali vakti yerinde kocamın ardında kaybolacağımı düşünenler varken nasıl da kendim olabildim, kocamın karısı, çocuklarımın anasıyken hem de, nasıl da var olabildim.

Bahsetme dediklerinden bahsettim, dokunma dediklerine dokundum, dürtme dediklerini dürttüm ben. Bazı tavuklara kışt dedim de hesaplaşmak için horozlarını yolladılar. Dönüp dolaşıp yumurtalarına baktırmaya bana geldiler de o tavuklar, kin bile tutmadım. Bugün ben olan beni kolay yapmadım. Elbet biraz görmezden gelecektim sizi, onu başardım.

SÖZ KONUSU YATAK OLUNCA TIP OYNASIN KADINLAR

Yıllar önce çıktığım yolda (böyle söyleyince de pek dramatik oldu, idare edin) en çok susmam beklendi benden. Oysa konuşmak için çıkmıştım ben yola. Deve kuşu gibi kafamı kuma gömüp büyük yumurtlamayı ben de bilirdim de tavuskuşu gibi rengarenk olmak dururken deve kuşu gibi olmak niye! Açtım ağzımı yumdum gözümü, kadınlar yatakta orgazm numarası yapıyor da bunu yatak dışında sürdürmek yakışır mıydı bir uzmana! Kendime yakıştırmadım. Birilerinin penisi zaptedemiyor diye vajinayı, kadın mı sussaydı yıllar yılı? Çocuğu olmayan adam ağa paşa olsaydı da kadının kadınlığı mı sorgulansaydı ömür boyu? Adam erken boşalıyor diye saatlere mi küsseydi? Yatakta zaman makinesini icat edemeyecektim, besbelli. Kadını bilmem kaç dakikada bir orgazm olmaya kuramayacaktım sırtındaki düğmeden. Ya ben ne yapabilecektim hanımlar beyler? Döktürecektim. Yüzünüze vuracaktım gerçekleri. Bilmediklerinizi bilecektiniz pekala, yok öyle cehaletin ardına sığınıp geçmek kenara!

Duvarına diplomaları sıralayan adamlar, tarlada çift süren adamla aynıydı bir zaman. Kariyer uğruna her şeyden vazgeçen kadınlarla aynıydı isteksizce dokuz çocuk doğuran kadınlar. İçten içe, şekilden şekle. Yıktım elimden geldiğince tabuları, bozdum gücümün yettiği kuralları, kenara iteledim  sığınılan istisnaları. Gerçekten aynı ettim bu adamlarla bu kadınları. Her eve girmek için bir yol buldum kendimce, bence, sizce ve hepimizce aynı olsun diye her şey.

İstediler ki saysınlar üçe kadar ve tıp oynasın bütün kadınlar. Yoook! o iş öyle kolay değil, olmaz o öyle beyim, bu iş beni değilse de seni aşar!

BOYUMDAN BÜYÜK İŞLERE KALKIŞA HAZIRIM

Yaranmak zor, aileden söz etsen gözde bekarlar bağnaz bulur, cinsellikten söz etsen bağnazlar edepsiz. Bense kendimi sizde, sizi kendimde bulurum, eyy buradaki ‘siz’i üzerine alınanlar!

Yol benim, iz benim. Ben, herkesin sus dediğini konuşabilen, ben bir canı ayaklarından çekip dünyaya getirebilen, ben kocasının karısı, çocuğunun anası, ana-babasının kınalı kuzusu, ben kendimim. Afili partilerde boy gösterdiğim de doğru, köylerde çay içtiğim de. Ben insanı tartışıyorum, ben insana yarıyorum, ben insan için yaşıyorum. Ya siz, boş konuşanlar, yalnız kendisi konuşanlar, yalnız istedikleri konuşulsun diye çabalayanlar, ya siz neyi tartışıyorsunuz? Bu beden benim, ona ne yapacağımı ben seçerim, bu beyin benim, ona ne sokacağıma ben karar veririm. Hadi bakayım, bir müsaade edin.

Kadının sadakatinden emin olunur da erkeğinki daima bir parça şaibelidir. Öyle biliriz yıllardır, değil mi? Galiba artık değil. Ya da buzdağının ateşi kendisini eritti de görüverdik öbür yanını. Kadın da vazgeçti mutlak sadakatten, o da bir parça ‘erkek’leşti. Belki bir karşı atak, belki olağan süreç, kişisine göre değişir. Ama gerçek bir şey varsa o da şudur: Tek eşlilikte ısrar etmeyen, evliliği değil kariyeri ya da özgürlüğünü tercih ederek kendine cinsel ihtiyaçları için bir ya da birden çok partner bulan ve serbest ilişkiler yaşayan pek çok kadın var artık. Kadın da erkeği bir mendil gibi kullanıp atmanın hazzına mı erişti? Çoktan seçmelide ‘çok’u mu seçmek istedi? Yoksa sadık kalınacak bir erkek bulamayınca vaz mı geçti? İşte bunu sosyologlar, psikologlar derinlemesine inceleyedursun biz cinsel terapistler de karşılaştığımız vakalardan yola çıkarak bir durum analizi yapalım “one night thinking” bir düşünme biçimi, her ne derseniz.

KADIN SEÇİLME HAKKINDAN SEÇME HAKKINA GEÇİŞ İSTİYOR

Kadın, artık bir devranın dönmesini ve erkeğini seçen olmak istiyor. Yıllardır çeşitli niteliklerine bağlı olarak seçildiğine inanan kadın, artık kendi çerçevesine uyacak bir erkek modeli seçmek ve onu almak istiyor. Sadece cinsel birliktelik için de olsa bu hakkını kullanmaktan yana. Evlenmek ya da çocuk sahibi olmak konusunda seçim yaparken bu denli şanslı olamadığına inanan kadın, sevişmek için bu şansını yaratmaktan yana bir tavır sergiliyor.

Daha önce jigololuk yapan erkekler arasında, gerekli ücreti ödeyerek seçim yapabilen kadın, kendisine para karşılığı seks ya da sosyal paylaşım hizmeti veren bu erkeklerle yetinmiyor. Kendi yaşıtı ya da aradığı yaş aralığında erkeklerle tanışarak, hiçbir bağlılık göstermeden gecelik ilişkiler yaşayıp yoluna gitmeyi seçebiliyor. Çoğu erkek de kazan-kazan olarak açıklanabilecek bu tek gecelik ya da sadece belli aralıklarla sevişmelik bu ilişki biçimine hayır demiyor.

 

DEVAM>>>

Sayfa 1 / 41234

İlk aylar mideniz bulanır, içiniz dışınıza çıkana kadar kusarsınız. Bütün dünya kokmaya başlar, burnunuzun yerinde küçük bir tazı burnu gelmiş gibidir adeta hassasiyet hat safhada. Hani aşerme filan kabul edelim abartılısı biraz kapris ama canımızdan can taşıyoruz değişik isteklerde bulunmak da normal. Olmadık mevsimlerde olmadık gıdalar tüketmeye başlanır.

Aylar geçip de içinizdeki küçük canlı hareketlenmeye başladığında sürekli eliniz karnınızda hareket takibindesinizdir. ” bak kıpırdadı, tekme attı, futbolcu mu olacak benim oğlum, bu kız kesin dansçı olur, kıpır kıpır maşallah” yorumları ile her kadın büyüyen karnıyla aşk yaşamaya başlar. Konuşur sohbet edersiniz, dertleşir masal okur, kitap okursunuz günler günleri kovalar ve sonunda zamanı gelir.

Nihayet gerçekten kucağınıza alacaksınız bebeğinizi, öpüp koklayacak, emzirip doyuracak ve kollarınızda sımsıkı saracaksınız onu. Beklemek yok artık, hasret bitti. 9 ay süren koruyup kollama sürecinden sonra aslında hiç bitmeyecek yeni bir dönem başlayacak ve hayatınız boyunca hep ‘O’nu koruyup kollayacak ve onun için endişe edeceksiniz.

Artık siz annesiniz! Sızlayan göğsünüzde canınızı acıtsa da emzirerek doyurduğunuz, geceler boyu uykusuz kaldığınız, hastalığı, okulu, ilk aşk acıları, ergenlik bunalımları derken ömrünüzü ömrüne kattığınız gözünüzden sakındığınız yavrunuzu daha gençliğinin baharında gömeceğinizi nereden bilebilirdiniz. Bilseniz kurşunlara siper, yıkılan duvarlara engel olurdunuz.

Zordur anne olmak, emek ister aslında cesaret ister biraz da ne de olsa dünyanın en önemli sorumluluğudur, can yetiştirmek bu dünyada.

Şimdi canımız yanıyor ardı ardına gelen felaketlerde. Bir gün terör diyoruz bir gün deprem. Yunus 13 yaşındaydı internette oyun oynamak için gitmişti o yere, gözlerinde umut hatırladınız mı o tek kare fotoğrafı. Enkazdan çıktıktan sonra minik bedeni dayanamadı. Serhat 10 yaşındaydı onu da kaybettik… Sonra Azra’ya sevindik o daha 16 günlük minik bir beden. 2 gün kalmıştı enkazın altında annesi emzirerek beslemişti onu yıkılan duvarların altında. Merak ve umutla sağlığındaki gelişmeleri izliyoruz televizyonlardan… Yeni umutlu haberlerin merakıyla göz atıyoruz gazetelere. Kaç gün olmuştu ki askerlerimizi kaybedeli, haber vermek için gönderilen askerleri gördüklerinde fenalaşan annelerin haberlerini kaç gün önce okumuş, televizyon ekranlarında görmüştük. İncinmesinden korktuğu için bisiklete bindirmediği evladını vatan toprağına şehit veren annenin feryadı yüreklerimizi burkarken üstüne bir de deprem.

Anneler ağlar, cenneti ayaklarının altında sandığımız asıl cennet sıcak göğüslerine başımızı yaslayıp saçlarımızı koklayan, okşayıp öpen anneler kara topraklara bağrını basıp ağlar. Zordur anne olmak hamilelik ile başlayıp mezara gidene kadar devam eder ve hiçbir anne canını toprağa vermek istemez. Bebeğinin ağlamadan ihtiyaçlarını hisseden, uzaklarda olduğunda göğsümde bir sızı var yavrum nasılsın diye telefona sarılan anneler hakları ödenmez. Gözyaşlarını silmek için, acılarını dindirmek için özürler yetmez.

Çocuklarınızın birey olmasına izin verin. Kendilerini gerçekleştirmelerine, amaçlar edinmelerine, sevdikleri meslekleri yapmalarına, hoşlandıkları insanları tanımalarına, kırmızı çizgiler edinmelerine, kurallar koymalarına izin vermekle kalmayın, yol açın. Çünkü aksi takdirde, hiç istemediğiniz birileri, bazı gruplar, topluluklar ve çoğu kötü emelli kişiler, onlar için tüm bunları, kendi diledikleri gibi yapıyorlar. Onları, olmadıkları gibi insanlara dönüştürüyor, suça bulaştırıyor, şiddete yöneltiyor ya da bir düşüncenin etrafında köreltiyorlar.

Her yıl birden fazla suç örgütü, ülkenin ve hatta dünyanın dört bir yanında çocukları ağına düşürüyor. Gözyaşları içinde çırpınan, çaresizlik içinde her kapıyı çalan, yüksek makamlara yalvaran, çocuklarını geri isteyen üzgün ve şaşkın aileler izliyoruz haber bültenlerinde. Evet üzgün olmaları anlaşılır ama şaşkın olmaları dikkatimizi çekmeli. Çünkü aileler, çocuklarından bunu beklemiyor oluyorlar genelde. Sessiz sakin, kendi halinde çocuklar olduklarından, bir taşkınlıkları olmadığından, daha önce bir suça karışmadıklarından söz ediliyor aileleri ve onları tanıyanlar tarafından. Öğretmenleri onları içe kapanık buluyor hatta. Söz dinleyen, talepkar olmayan ve huzursuzluk çıkarmayan, her koşula, her kurala uyum sağlayan çocuklar oldukları için övülüyorlar. Bu elbette kötü bir şey değil, elbette övülecek yanları var. Ama teoriyi bırakıp pratiğe döndüğümüzde durum bize gösteriyor ki bunun tehlike yanları ya da tehlikeli olabildiği durumlar da var.

Sakinlik, uyum ve kanaat bazen karakterin bir parçası olabildiği gibi, bazen de fırtına öncesi sessizliği olabiliyor. Çocuklarımızın vitrini, iklimi tam yansıtmıyor özetle. Doğru analiz etmenin önemi işte tam da burada devreye giriyor. Çocuklarımızın davranışları, altyapı incelemesi gerektiriyor. Aşırılıkları, haşarılıkları, asilikleri, sakinlikleri, korkuları, çekingenlikleri, duyarlılıkları, öfkeleri, kırgınlıkları hepsi olağan ama hepsinin doğru anlaşılması da şart. Çünkü tüm bunların ne zaman tehlike arz edeceği hiç ama hiç belli olmuyor.

Anne ve babalar, öğretmenler, rehber ve psikolojik danışmanlar, arkadaşlar, yakın akrabalar kelimenin tam anlamıyla uyanık olmalılar. Ufacık belirtileri bile değerlendirmeli, paranoya boyutuna getirmemek koşuluyla takibe almalılar.

Yani çocukların kendilerini geliştirmelerine ve kendi dünyalarını kurup amaç edinme, hobiler bulma, arzu edilene izin verme kısmını ‘takipsizlik ve ilgisizlik’ olarak algılamamalılar. Elbette istekleri süzgeçten geçirmeli, doğruyu yanlışı anlatmalı, hatta yasaklar da koymalılar açıklamalarıyla beraber. Ama her şeye rağmen, tüm güvenlerine rağmen incitmeden, gücendirmeden ve özgüvenlerini yok etmeden peşinde olmalılar çocuklarının.

Evet siz anne ve babalar; çocuklarınızın arkadaşlarını, düzenli olarak gittikleri okul, kurs, mekan ve evleri, ziyaret ettikleri internet sitelerini, hoşlandıkları kitap ve filmleri, ilgi duydukları konuları bilmelisiniz, bilmek için uğraşmalı ve bunu sessiz sedasız yapmalısınız. Özel alanına girdiğiniz ve bir rahat vermediğiniz hissini uyandırarak değil, sessizce sakince ama dikkatle. Paylaştığınızı ve desteklediğinizi gerektiğinde göstererek.

Ve siz öğretmenler; yazılan kompozisyonlar, arkadaşlarla edilen kavgalar, tartışmalardaki dil ve üslup, olaylara bakış açısı, bir çocuğun içindekini size işaret edebilir. Müdahale konusunda rehber ve psikolojik danışmanından yardım almalı ve gerek duyulursa konuyu birlikte taşımalısınız aileye. Peşini asla bırakmadan ve gerekirse resmi makamlara da başvurarak.

Çocuklarınızın kendilerini gerçekleştirmelerine izin verin. Çünkü bir işe yaramadıkları, kendilerine özgü bir düşünceleri olmadığı, amaç edinemedikleri ve atmak istedikleri adımlarda arkalarında kimsenin durmayacağı düşüncesi onları, ‘başkaları tarafından kullanılmaya müsait bir boşluk’a itiyor. Kendilerini ispatlamak için başkalarının hedeflerini hedef belliyorlar. Kendilerine en iyi davrananın emrine giriyorlar. Adlarından söz ettireceğine inandıkları olaylarda başrol olmayı seçiyorlar. Dillerini, dinlerini, fikirlerini, inançlarını, ideolojilerini oluşturmak ve savunmak için başka insanlara tutunuyorlar. Nasıl tehlikeli bir bilseniz…

Çocuklarınızı birey olarak kabul edin ve bunu onlara hissettirin. Birey olmanın, her yaşta başka getirileri olduğunu, her yaşın kendine özgü gelişim ve özgürlük süreçleri olduğunu anlatın. Büyüdükçe alanlarının genişleyeceğini ve yalnız hareket etmenin bu anlamda zaman aldığını açıklayın.

Çocuğunuzu, yetenekleri ve karakteri doğrultusunda yoğurma ve var etme işini, kötü niyetli yabancılara bırakmayın. Dünya, bir çocuğun suça karışması kolaylaştıkça daha berbat bir yer olup çıkıyor, Unutmayın.

Şaşırtan bilgiler arasında rastlamış olabileceğinizi tahmin ettiğim bir şeyi paylaşmak istiyorum; bebekler diz kapaksız doğar. Hepimiz diz kapaksız doğduk. Diz kapaklarımız 2-6 yaş arasında oluşur. Bilimsel bir gerçek bu. Ve bir gün konu olduğu dost sohbetinden bazı anekdotlar paylaşmak istiyorum sizinle. Dünyayı anlamak yalnızca 5 duyuyla olmuyor belki de…

6 yaş sonrasında çocuk kendini bilir. Aldığı kararlar tamamen sağlıklı olmak zorunda değildir, o çocuktur dilediği kadar saçmalayabilir. Ve onun dünyası hepimizin dünyasından fazla mizahi malzeme içerir. Ama yine de bilinci iş başındadır. Bir şey yaparken kendince mantık kurmuş, doğru olana inanmış ve de seçimini yapmıştır. Gülerek karşıladığımız davranışları onun güzel ve kaygısız dünyasının özgür seçimleridir. Hiç düşündünüz mü, belki de diz kapakları kendi tercihlerini yapmaya başlamasıyla oluşuyordur…

Nerede diz çökeceğini, nerede karşı çıkacağını, nerede ayağa dikileceğini, nerede dizlerinin üzerinde emekleyerek yürüyeceğini seçmeye başladığı yaşı bekliyordur diz kapakları oluşmak için.

Annesinin çekmecelerini diz kapaklarından önceki açışları hoyratlık, 6 yaşından sonraki açışları seçimdir belki. Klozetin kapağını diz kapağının oluşumuna dek şuursuzca, sonrasında hakiki bir merakla aşmıştır belki. Böyle baktınız mı hiç?

Bakmadınız mı? Belki de çok mantıksız bütün bunlar. Kiminin 3 yaşında kiminin 6 yaşında mı tamamlanıyor dersiniz diz kapakları? Peki karakterinin oluşumunda da bu tür farklılar görülüyor olamaz mı? Çok güzel bir denge içinde var olduğunu ve varlığını sürdürdüğüne inandığım dünya, her şeyi mümkün kılıyor aslında.

Kaçınız bir bebeğin diz kapağı var mı diye bakmıştınız peki? Pek azınız sanırım. Yumuş yumuş bacaklarını çokça mıncıklamış, boğumlarını çokça koklamış, ayacıklarına dudaklarınızla çokça masaj yapmıştınız. Ama diz kapakları gelmemişti aklınıza. Var mıydı, yok muydu, bilmiyordunuz. Bunu kınıyor muyum, asla! Nereden çıkıp nereye varmak istediğime gelince; mutlak doğrular vardır bazen, evet. Ama mutlak doğruların bile farklı yorumlanışları vardır. Mesela bilimsel olarak diz kapaklarının oluşum aşaması anlatılır ama manen nasıl anlamlandıracağınız kimse tarafından belirlenmemiştir. O yansımaları siz yaratırsınız. Yaşadıklarınız, gördükleriniz, inançlarınız, hayalleriniz, okuduklarınız, çizdikleriniz, sevdikleriniz, nefret duyduklarınız, beklentileriniz, hayal kırıklıklarınız, soru işaretleriniz, ünlemleriniz… Dünyanıza bunlar anlamlandırır. Güneşin doğudan doğduğunu bilir herkes, dünyanın güneş etrafındaki hareketleriyle açıkça ilan edilmiştir bu. Aksini iddia eden de çıkmaz. Ama biri çıkıp dese ki uygarlıklar da sanılanın aksine Doğu’dan yükselmiştir, güneşin doğuşu anlamlıdır bu yüzden, ne diyeceksiniz? Yüklenen bir anlamı nasıl çiğneyeceksiniz? Aksini iddia etmek için var mı bir kanıtınız? Kanıtlarla kimin iç dünyasını yalancı çıkarabilirsiniz?

Demem o ki hoyrat olmamak lazım. Dünyayı anlamak demek dünyayı yalnızca sizin anlamanız demek değil. Dünyayı anlamak demek dünyayı yalnızca onun anlaması demek değil. Dünyayı anlamak demek dünyayı yalnızca senin anlaman demek değil. Dünyayı anlamak demek bizim dünyayı anlamamız demek. Dünyaya yüklediğimiz anlamları bir arada düşünmek ve birbirine benzemeyenlere de olağanüstü bir saygı duymak demek. En sevdiğiniz en sevilesi değil ki hiçbir zaman, en korktuğunuz en korkulası olan değil ki… Dünya yalnızca sizin değil ki. Bunu idrak etmek, dünyanın başka kimlerin olduğunu unutmamak pek çok şeyin çözümü belki de. Kişisel irademizle inandığımız şeye biri müdahale ederken bir diğeri de bu müdahaleden dolayı ona müdahale etmeli belki de. Dünyada yalnız değilsek bu yalnızlaşmak niye! Ortak bir yaşamın gereklerini unutmadan, ortak bir dünyanın gereklerini yerine getirerek yaşamak aslında öyle kolay ki… kimsenin anlamlarına saldırmadan, kimsenin seçimlerini yargılamadan, kimsenin düşman olmadığına inanarak… Dünya kardeşliği öyle güzel ki… hangi düşünceden olursa olsun insanları kucaklamak ve sonsuz bir saygıyla selamlamak öyle yüce ki… Birinin özgürlüğünün başka birinin özgürlüğünün başladığı yerde bittiğini unutmadan elbette. Bu klişe gibi görünen gerçeği çabuk unutur olduk. Kuralsızlığa sığınmadan ama empatiyi unutmadan yaşamaktan yana olmakta fayda var. Bu fayda insanlığın ortak faydası ve doğal olarak ortak paydası da olmalı.  Ülkemizin içinde bulunduğu gergin günlerin geçeceğine inancım tam. Çünkü çok iyi biliyorum ki omuz omuza yürümek bir ülkenin olmazsa olmazıdır,elbet olacaktır. Tüm bireyler buna azami katkıda bulunacaktır.

Bu ülke umut kesilecek bir ülke değil, hiç olmadı. Diz kapağına 2-6 yaş arasında oluşan bir yapı olarak bakanla ona başka anlamlar da yükleyen anlamlarını ötekileştirmesinler yeter… Dünya bir diz kapağından bakınca bile çok güzel, yaşamaya yaşatmaya değer…

Sonsuz umut ve saygılarımla.

İlk adetimde tokat yedim ben, daha kanamamın korkusu bile geçmeden. Ve üstelik annemden. Erkek rüyalandığında, babası çapkın çapkın güldü bıyıkaltından, suyun kamışa yürümesi sessizce de olsa kutlandı aralarında.

Kızım diye okutmadılar beni. Kocaya gidecek kıza bunca yatırıma gerek görülmedi. Erkek okuyamazsa çırak, okursa başa taç edildi. Okul işi boş işti, ev işi dolu. Beni ite kaka annem eğitti.

Bekaretimi verene kadar kız, verdikten sonra kadın dediler bana. Oysa dikkat ettim, erkeğe hep erkek diyorlar. Ben evlenmeden versem orospu olurken erkek 15ini aşsa alay konusu olurdu. Aşmadı da zaten. Kadın bulamasa eşek buldu.

Beni babamdan istediler, irademe başvurmadan. Babam karar verdi koynuna gireceğim erkeğe. Beni isteme zahmetine bile bizzat katlanmadı erkek. Anası babası arkasında, terletmediler onu. Beni evde koymaması yetti herkese.

Karnımdan sıpayı, sırtımdan sopayı eksik etmedi erkek. Bense soramadım hesabını dışarıda geçirdiği gecenin, içkiye yatırdığı paranın, karnıma koyup bakmadığı evladın. ‘Biri bağırırken alttan almalı biri’ndeki alttan alanım ezelden beri. O aldatsa elinin kiri oldu, ben aldatsam tanımlanamadan öldürülüp atılıverdim bir kenara. Cenazemi kendi ailem bile kaldırmadı, birkaç yabancı geldi toprağımı atmaya, benim için değil o da. Allah korkusu, Allah’ın yarattığını sevmekten önce geliyor belli.

Gülünce ucuz, tartışınca basit, eğlenince yollu dediler bana. Erkekse gülünce çekici, tartışınca haklı, eğlenince ‘hakkı’ diye nitelendi. Dişlerimi kırıp ağzıma doldurması için suyunu ayarlayamadığım bir kadeh yeti.

Boşanmak istediğimde, gelinlikle girdiysem kefenle çıkabileceğimi öğrendim. Bir lokma ekmeğim olmadığını baba evimde. Oldu da kabul gördüm, yokuşa sürüldü işim. Çocuklarını bırak da gel dediler, bırakamadım, döndüm evime.

Ben başarılı olursam kimin yatağından geçtiğim konuşuldu. Aklım ve yeteneğim yok, varsa yoksa vajinam. Birilerinin yatağından geçtiği için yükselmiş tek erkek duymadım ben. Siz duydunuz mu sahiden? Belli ki penis yaramıyor düşünmeye.

Babam öldüğünde malı mülkü bölüşülürken insandan sayılmadım ben. Kız evlat dediğin evlat değildi. ‘Mal dışarı çıkmasın da can çıkarsa çıksın’ dendi. Erkek aldı payını fazlasıyla,  aksi düşünülmedi.

Bana tecavüz etseler mesela, aranmışımdır. Dayak yesem kaşınmışımdır ben. Hor görüldüysem layığım budur, gerek yok şüphe etmeye.

Neden binmişimdir boş minibüse karanlık akşam vakti, neden boşamak istemişimdir dayakçı kocamı, neden giymişimdir o mini eteği, neden ‘istemiyorum’ demişimdir sevişmek isteyen kocama, neden ‘evlenmeyeceğim’ demişimdir beni isteyen babam yaşındaki adama… Başıma kötü ne geldiyse hak etmişimdir, iyi ne geldiyse lütfedilmiştir bana. Erkek erkektir, ya ben neyim kadın olarak? Bir damızlık ineğim belli ki, başka ne bekleyebilirim haddimi aşarak?