Bize Ne !

Ne zamandan beri hiç tanımadığımız insanların kahveyi nasıl sevdiğiyle bu kadar ilgileniyoruz? Ayrıldığı eşini tutup yeni sevgilisine beddualar etme yetkisini hangi belediye başkanından aldık? Tüm matematik bilgimizi, ünlü birinin aylık kazancını hesaplamak ve yapmadığı hayırları yüzüne vurmak için kullanır olmamız hangi geleneğin ürünü? Sosyal medya hesapları üzerinden vatan kurtarmak, psikolojik tanı koymak, ahlaken yargılamak, asmak ve dahi kesmek üzerimize sizce de fazla yapışmadı mı?

Demet Akalın’ın tek taşı biraz irice, ülkenin sosyal medya platformlarının çeyreği bunu konuşuyor. Bir çeyreği Arda Turan’ın evine “Home Sweet Home” yazan sevgiliyi paragöz olmakla suçluyor. Bir diğer çeyreği Buse Terim’i vasıfsız bulup Fatih Terim’in kızı olduğu için yükselmekle suçlayıp aşağılıyor. Ve kalan son çeyrekse malumunuz, eğlenen, yiyen, içen ünlü avında, buldu mu yapıştırıyor. Var sayalım ki hepsi doğru olsun, cüretsizliğimizi neyle açıklayacağız dersiniz? Yüce akıl, üstün insan olma iddiamız hiç mi alay edilesi değil? Siz ciddi misiniz?

Blogger anneler, stil danışmanları, moda bloggerları, sunum meraklıları, türlü çeşitle sosyal medya capcanlı bir rehber gibi. Kim ne giymiş, kim ne yemiş haberimiz var. “Stalklamak” hayatımızın bir parçası oldu çıktı. Bunu elbette bir yere kadar anlamak ve buna dahil olmaktan keyif almak mümkün. Ama ben hiç tanımadığı 4 yaşında bir çocuğun fotoğrafının altına “onsuz yaşayamayız, lütfen daha fazla video” yazan insanlar görüyorum. Çocuğuna cips yedirdiği için linç edilen bir kadın görüyorum. Evinde mangal yaptığı için duygusuz bir vatan haini olmakla suçlanan tanınmış yüzler görüyorum. “Sen şu tarafı tutuyorsun, ölmeyi hak ediyorsun” diyen nefret dolu gençler görüyorum. Bir stil paylaşımının altına “yalarım, çakarım” yazan adamlar görüyorum. Genç bir kadına “boka benziyorsun, bu suratla ünlü olduğuna inanamıyorum!” yazanlar görüyorum.

Ve üzgünüm tüm bunlardan iki temel sonuç çıkarıyorum: Birincisi sahip olmadığı imkanların hırsını başkalarından çıkaran insanlar çok fazla. İkincisi kendilerinde sevilecek tek şey bulamadıkları için başkalarının sevgisiyle var olmaya çalışan insanlar da bir o kadar fazla. Çok acıklı değil mi? Hazım sorunumuz öyle sodayla, yürüyüşle çözülecek cinsten değil.

Takibe takip çılgını ergenlik çağı çocuklarından, anneleri yaşında kadınları akıl almaz sözcüklerle taciz eden küçük erkeklerden ve halleriyle, edalarıyla sürekli kadınlaşmaya gayret eden küçük kızlardan bahsetmiyorum bile. O kısmı bana epey acıklı geldiğinden sanırım. Çocuklara nasıl yaşamlar sunuyoruz ki ait olmadıkları yaşamlara bu kadar sevdalılar diye düşünmeden edemiyorum. Daha da doğrusu ait oldukları çağı, yaşamı, normalini, olması gerekeni, süreçleri nasıl doğru anlatamıyoruz ki bu denli başkalaşmaya meyilliler…

Suçlu buluyorum hepimizi. Kulaklarını çekme isteğimse anneliğimden.

Sosyal medya bize fazla geldi. Doz aşımına gittik biz. Altın altın vuruşlar yapmaktayız. Her şey gibi onu da çocuklarımız için bir tehlike sarmalına çevirdik.İnsanlığımızdan uzaklaşmak, başkalarını yargılamak, hakkımız olmadan saldırmak, sahte hayatlar yaratmak için kullandık onu da. Kısıtlamalardan yana değilim elbet. Benim işaret ettiğim erişim yasağı falan değil, kişisel gelişim. Satışa dönüşen kişisel gelişim öğretilerinden söz etmiyorum. Herkese aynı reçeteyi yazan ve yalnızca kendini seven insanlar yaratan gülünç sevgi kelebekleri olmamızı öğütleyen şeylerden söz etmiyorum. Cinsel eğitim ve global bilgiye dair sağlam kaynaklara erişimden söz ediyorum. Kitaplardan söz ediyorum ben. Sabahattin Ali’den, Salah Birsel’den, Turgut Uyar’dan söz ediyorum. İnsanın, içinde bulunduğu gerçeklikten. Kendini gerçekleştirmenin mümkün olduğu bir ülkeden. Belki de mümkün.

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir